Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

“20. yüzyıldaki Kürtlük, kurtarılmadan önce var kılınması gereken bir Kürt‘lüktü. Başarılan varoluştu. Bir şey eğer varlık sorunu yaşıyorsa, öncelik onu kurtarmak değil, var kılmaktır. Kürtlerin durumu tamı tamına önceliği varoluşa veriyordu. Kurtuluş, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar ancak varoluşsal sorunu çözmüş varlıklar için anlam ifade eder.

Kürt sorunu ve çözümünü tartışmadan önce var olma konusunda aydınlanmak şarttır. Aydınlanmak ilgili varlık konusunda hakikatle tanışmaktır. Hakikat ise uğruna mücadelesiz varılacak bir hedef değildir. Hakikat gerçek olamayıp, gerçeğin bilince varmış halidir. Hakikatsiz gerçek Kürtlere ilişkin uyku hali o denli derin ve ölüme yakındı ki hakikatin uğruna savaşım çok karmaşık ve zorlu geçeği açıktı.” (A. Öcalan)

Kürtleri toplumsal bir olgu olarak ele almak istiyorsak bütünsel olarak yaklaşıp, evrensel tarih anlayışına bağlı kalarak tikel varlığını tanımlamalıyız. İnsanlık tarihinin evrensel bir tarih olarak yaşadığını köy-tarım devrimi, Kürtlerin yaşadıkları coğrafyada verimli Hilal’de yoğunlaşmıştır. Kürtler varoluşlarını zaman ve mekân olarak buna dayandırır. Bu neolitik dönemi köklü olarak yaşamışlardır. Kürtlerin toplumsal formu bu kök üzerinden şekillenmiş Aryen dil-kültür grubu olarak ta adlandırılır. Kürtleri yaşadığı bu gerçeklikte kültürel bir toplum olma hakikati ile tanımlamak önemlidir. Kültürlerde, oluşum kaynaklarıyla bağlantılı olarak kolay, kolay değişmezler. Değişimleri uygarlık gibi hızlı olmasa da yaşarlar. Kürtler de tarih boyunca kültürel bir toplum olarak özünü koruyarak değişimi yakalamıştır.

Öcalan, Kürtleri kültürel bir toplum olarak ele alırken, bu halkın binlerce yıllık başat bir tarihe sahip olduğunu belirtir. Yani Kürtlerin halk olarak neolitik kültürü doğuşunda yaşamış olmaları, onun evrensel tarihteki rolünü de serimler ve doğru tanımlar kazandırır.

Bununla beraber Kürtler yaşadıkları coğrafya ve zamanlardan da etkilenerek değişimleri yaşamıştır. Bu coğrafyada binlerce yıldır var olan uygarlık sistemi ve onun yarattığı toplumsal formlardan, iktidar kurumlarından etkilenmiştir. Ancak Kürtler uygarlık, ulus-devlet tarihinde iktidar bir güç olarak yer almamışlardır. Bu da Kürtler için bir avantaj oluşturmuştur. Bir kültür toplumu oldukları için daha kalıcı, özünü koruyan bir duruşun sahibi olmuşlardır.

Kürtlerin varlıklarının adeta yok olmayla karşı karşıya geldiği büyük felaketleri yaşadığı son 200 yıllık tarihi doğru anlamak, çözümlemek gereklidir. Burada adeta binlerce yıllık bir tarihten sonra varlık-yokluk savaşımı yaşar hale gelmiş, insanlık tarihinin kadim bir halkından yani Kürtlerden bahsediyoruz.

Son 200 yıllık tarih, kapitalist modernitenin Ortadoğu’da halklar için kanlı olayları yaşattığı çağ olmaktadır. Soykırımlar çağı olan bu çağda kimi kültürler (Helen Kültürü) yok olma, tasfiye aşamasına gelmiş, fiziki ve kültürel imha, inkârlar birçok halkın tarihsel dokusunu değiştirmiştir. Kapitalist modernite çağı, Ortadoğu gibi kadim kültürlerin, farklı halkların yaşadığı coğrafyaya kaygıyı, parçalanmayı ve inkârı, homojen bir yapıyı dayatmıştır. Bu nedenle halklar, tarihlerinin en felaketli çağını kapitalist modernitenin çocuğu olan ulus-devletlerin doğuş ve girişiminde yaşamıştır. Kürtler üzerinde uygulanan soykırım politikaları batılı hegemonik güçlerin Ortadoğu üzerinde kâr sistemine dayalı yapısını işlevsel kılma adına uyguladıkları politikaların bir parçası olmaktadır. Özelde İngilizlerin Kürtler üzerinde yürüttüğü “Kürt kapanı” politikalarını bilmek kadar, Türkiye Cumhuriyeti’nin uyguladığı İttihat-ı Terakki politikalarını ve ideolojisini bilmek de önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin özelliklerini 1919-23 yıllarında Kürtlerle kurduğu ittifaklarda da açığa çıkarmak, demokratik bir değişimi yaratmada tarihi bir role sahiptir.

“Hasta Adam” Osmanlı’dan Cumhuriyet Dönemine Geçiş

Merkezi hegemonik güç olarak İslam, hegemonik gücünün zayı amasıyla Avrupa merkezli gelişen kapitalist sistem 16. yüzyıldan itibaren kendini iktidar gücü haline getirmeye başlar. Diğer yandan hegemonik güç merkezi olarak 3 kıtaya kadar yayılan ve İslam olan Osmanlı İmparatorluğu ise gelişen kapitalist moderniteye ayak uydurmayarak “hasta adam” olarak parçalanmaya, güç kaybetmeye başlar. Değişim ve modernleşme zorunluluğu ile karşı karşıya kalan Osmanlı Sultanı 2. Mahmut (1839) döneminden itibaren kimi reformlar yapar.

Bu süreçlerde Fransız İhtilali’nden de etkilenerek kimi temel olması gereken hakların tanınmasını sağlayan Tanzimat Fermanı, özünde tüccar tabakasının haklarının güvence altına alınması ve askeri vergi alanında yapılan yeniliklerden ibaret, merkezi otoritenin değiştirilmediği kimi yeniliklerin adıdır. Ardından 1858 yılında gelişen ve özünde İngiltere Avrupa’sı ile Rusya arasındaki savaş olan Osmanlı-Rus güçleri arasında yaşanan Kırım Savaşı ile imzalanan Paris Antlaşması’na bağlı olarak Islahat Fermanı ilan edilir. Hegemonik güçlere gittikçe daha çok bağımlı hale gelen Osmanlı, bu gelişmeyle de bağlantılı olarak Islahat Fermanı ile azınlık haklarını korur. Aynı dönemlerde Osmanlı’nın siyasi yapısını değiştirmeyi amaçlayan, yani Osmanlı Cemiyeti’nin örgütlenmesinin etkisini görürüz. Bu Cemiyetin etkisiyle 1.Meşrutiyet ilan edilir. Dikkat çekici olansa Jön Türklerin bir saray darbesi ile padişahı devirmesi ve sonrasında İngiltere’nin de onayının alınmasıyla Abdülhamit’in başa getirilmesidir. İlk anayasa Kanun-i Esasi (1876) böylece ilan edilir. Üniter karakterli, Sünni-İslam anlayışına dayalı bu anayasa ile Ayanlar Meclisi’ni padişah, Mebusan Meclisi’ni halk seçmektedir. Gelişen Osmanlı-Rus savaşı nedeni ile ne istenilen rejim değişimi sağlanabilmiş ne de anayasa uygulanabilmiştir.

Osmanlı Devleti İngilizlerin, Rusların, Fransızların ve Almanların hegemonik hesaplarıyla iç dengelerine göre politikaların yapıldığı bir sömürge pozisyonuna gelir. Tamamen politik hesaplarla Hristiyan azınlıklarına dayanarak Balkanlardan başlayarak Osmanlı topraklarının parçalanması amaçlanır. İngilizler, Balkanlar’da ulusal ayaklanmaları örgütlemek amaçlı Rum ve Ermenileri desteklerken, Almanlar ve Yahudilerin desteğiyle Osmanlı içinde Jön Türkler hareketi örgütlendirilir. Almanya, Osmanlı üzerinden Doğu’ya yayılma hede eriyle 2.Abdulhamit Hükümeti ile sıkı dostluklar geliştirir. Bu dönemde sömürge haline getirilmeye başlanan Osmanlı içinde, Alman şirketlerine birçok ayrıcalık tanındığı gibi demiryolu projelerini de Almanlar üstlenir. 1900’lere kadar Osmanlı direkt bir uzlaşmayı tercih etmese de, bu tarihten sonra Jön Türkler’ in hâkim ideolojisi etkin olmaya başlar.

19. Yüzyılda Kürt İsyanları

Osmanlı İmparatorluğu 18. yüzyıl ile beraber merkezi hegemonik iktidarını kaybetmesi ile bağlantılı olarak yaşadığı yapısal kriz nedeni ile otorite zayıflığı ve dışa bağımlılaşmayı yaşar. Merkezi otoritesini güçlendirmek, ekonomik krizi gidermek için daha baskıcı bir yapıya bürünür. Öncelikle ekonomik krizin çözümü için vergileri artırır. Otonom bir idari yapıya sahip Kürt bölgeleri üzerinde merkezi otoritesini güçlendirmek için valiler atanır, vergiler artırılır. Bu uygulamalara karşı Kürtler bağımsız yapıları korumak ister, vergi vermeyi de reddeder. 1830 yılında Revanduz Reisi Mir Muhammed isyan eder. Bu isyan bastırılır. Mir Muhammed bu isyan sürecinde Yezidilerin de üstüne giderek birçok Yezidi’yi öldürür. Aynı dönemlerde Bedirhan Bey’in de isyanı gelişir. Bu dönem için bilinmesi gerekense Avrupalı egemen güçlerin Hristiyan kimliği üzerinden bölgede Misyonerlik çalışmalarını sürdürmesi ve bunun yarattığı Suni bölünmeler olmuştur. Misyonerler Nesturi ve Ermeni cemaatler üzerinden örgütlendiği için Osmanlı Hükümeti de bundan kaygı duymuştur. Bir yandan bu kaygı, öte yandan bağımsızlık hareketi içinde olan Kürtlerin ayaklanması korkusunu yaşamaktadır. Bedirhan Bey’in isyanını bu temelde kullanarak Kürtler eliyle Nesturileri katleden Osmanlı, Avrupa’nın bu katliama karşı Kürtleri de cezalandıracağını hesaplar. Bu, Kürt gücünün de zayı atılmasını sağlayacaktır. Nitekim İngiltere ve Fransa bu katliam nedeni ile Bedir han Bey’in üzerine operasyonal güç gönderir. Ancak Bedirhan bağımsızlığını ilan eder. Bu isyan da Osmanlı tarafından bastırılır.

1850’lerden sonra Kürtlerin sosyal yapısında başlayan değişiklik liderlik konumuna da yansır. Şeyhlik kurumu daha etkin bir pozisyona evirilmiştir. En etkili tarikatsa 17. yüzyıldan beri örgütlü olan Nakşibendîlerdir. Bugün de bu etkinliğini korumaktadırlar. Mevlana Halid 18. yüzyıl çeyreğinden itibaren kendi cemaati içinde hızla örgütlenen bir Nakşî lideri haline gelir. Sünni İslam inancına bağlılıklarından dolayı İstanbul tarafından da desteklendiği söylenir. Bunda Şii İran’a karşı Sünni İslam’ın desteklemesi etkili olmuş olabilir. Babeklerin Şii İran’la yapmaya çalıştıkları ittifakın önünü almada desteklenmiş olabilirler. Diğer yandan İngilizlerin desteklediği-beslediği Arapların Osmanlıdan kopmasını esas alan Vahabiliğe karşı etkili olarak kullanıldığı da bilinmektedir. Siyasal nedenleri bu vb. konular olan şeyhlik konumunun Kürdistan da bu düzeyde etkili olmasının en önemli sosyal nedeni ise kan bağına dayalı örgütlenmeden ziyade dini ve manevi bağlarla daha birleştirici bir kimliğinin olmasıdır.

1880 yıllarında Şeyh Ubeydullah isyanı başlar. Bu dönemde Avrupalı güçler Ermeni Cemaati’nin statüsünün korunmasını sağlarlar (Berlin Antlaşması 1877’de). Bu Müslümanlarda bağımsız bir Ermeni devletinin kurulacağı kaygısını doğurur. Şeyh Ubeydullah da Osmanlı Hükümeti’ne, “Ermeni ve Nesturiler İngiltere’ye tabi olarak bağımsız bir devlet mi kuracak?” şeklindeki kaygılarını iletir. Şeyhin kendisi ise bağımsız bir Kürdistan taraftarıdır. Bu amaçla İran toprakların da isyan başlatır. Burada 19. yüzyıldaki hareketlenmelerle birlikte halkaların mezhep, din, ulus kimliği farklılıklar üzerinden nasıl birbirleriyle savaştırıldığına da tanıklık ediyoruz.

Aynı yüzyılda 2. Abdülhamit eliyle oluşturulan Hamidiye alayları da bu minvalde incelenmeye değerdir. Sünni Kürt aşiretlerinden oluşturulan bu düzensiz ordu yapısı, bölgede gelişen Rus etkisini kırıp, Kürtleri kontrol altına tutmak ve sınır güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulur. Sünni kimliği öncelenerek Alevilere karşı saldırtılan Hamidiye alayları, Ermeni uluslaşması ve ekonomik büyümesinin önüne geçmek için Ermenilere karşı da saldırıya geçirtilir. Bu süreçlerde (1891 sonları) birçok şehirde yaşayan Ermeniler hem Türklerin hem de Hamidiye Kürtlerinin eliyle katledilir. Bu oluşum tıpkı şimdiki koruyuculuk sistemi gibi Kürt entegrasyonunu amaçlamış, ancak denetim dışına çıkınca dağıtılmıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Oluşumu

1865’de Osmanlı Cemiyeti adıyla kurulmuş, 1867’de Fransa da ‘jön Türkler’ adıyla örgütlenerek Paris’te ilk kongrelerini yapmışlardır. 1889 yılında ör- gütün adı ‘Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ ola- rak değişir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, değerlendirmelerinde aynı yıllarda (1896’da) Siyonist kongresinin de yapılmasını yani bu zamandaşlığı te- sadüf olarak ele alamaz.

Cemiyetin ideolojik oluşumu kadar dikkat çekici olan şey, kuruluşunda kendine esas aldığı örgütlenme tarzının gizliliği ve ritüellerinin mason örgütlenme tarzına benzerliğidir. Hücre şeklinde bir yapılanması olup, kimse birbirini tanımaz; alınacak üyeler araştırılarak uygun bulunulursa, yemin töreniyle örgüte alınırdı. Bu yer altı örgütlenmesinin gizliliği esas olmaktaydı. Örgütün Paris’te kuruluşunu ilan etmesi de tesadüfî değildir. Örgütte yer alan Osmanlı aydınları, Osmanlı’da değişimi Batılılaşarak sağlayacağına inanıyorlardı. Fransız İhtilalı’nın sonrasında ortaya çıkacak Jakobenizm bu hareketin karakterini besler. Bu ihtilal sonrasında çıkan ulusçuluk akımından beslendikleri gibi; darbeci ve üstten bir yapıyla örgütlenirler. Buna rağmen öz dinamiklerden yoksun gelişmişlerdir. Öcalan, yol haritasında ittihat-terakkinin hem Jakobenizminden etkilendiğini ortaya koyar, hem de farkını şöyle dile getirir;

“… İttihat ve Terakki akımının kendine özgün yönleri dikkat çekicidir. Birinci özelliği toplum içinde değil, devlet içinde örgütlenmiş bir akım ve hareket olmasıdır. İkinci önemli özelliği baştan itibaren devlet ulusçuluğu biçiminde örgütlenmesidir. Üçüncü özelliği devlet eliyle kapitalizm ve burjuvazi olarak sistem dönüşümünü yaşamasıdır. Bu üç özelliği İttihat ve Terakki Jakobenizmi’nin sağcı faşist karakterini açığa çıkarmaktadır. Alman Nazizm’i ve İtalyan faşizminin kitle hareketi olarak başlamalarına ve sonradan devlet olarak örgütlenmiş olmalarına karşılık, İttihat ve Terakki’nin her şeyiyle devlet içinde olması, Jakoben milliyetçiliğinin en gerisi, aslında Jakoben olmaktan çıkmış faşist karakterini yansıtır. Devlet içinde paralel bir devlet olarak örgütlenmesi eşine ender rastlanan bir örgüt olduğunu gösterir”.

Fransa’da, Paris’te örgütlenerek mutlak monarşinin baskıcı rejimine karşı başlayan halk ayaklanması ardından 18. yüzyılın sonlarında 16. Louise’nin öldürülmesiyle iktidara gelen Jakobenler, Fransa soyluları ve aydınlarından oluşur. İktidara gelince monarşi rejimine karşı ulus-devlet sistemini oluştururlar. Bu nedenle baskıcı karakteri açığa çıktıkça halk tekrar ayaklanır. Ve ayaklanmalar Jakobenler tarafından muhali eri bastırma şeklinde sonlandırılır. İktidarda kaldıkları üç yıl sonunda ise tasfiye edilirler ve 1799 yılında Bonapart orijini iktidara gelir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti de Jakobenlere benzer karakterde bir oluşum gösterir. Halka dayanmadan, devlet içinde ulus devlet kimliğini oluşturup bunu zora dayalı yapmaları önemli bir karakteristik yapıdır. İttihat ve Terakki’nin devlet içinde yer alan ve Türk kökenli olmayan kurucular tarafından kurulması dikkat çekicidir. İlk kurucular, Arnavut İbrahim Temo, Çerkez Mehmet Reşit, Kürt Abdullah Cevdet, Kürt İshak Sukut’ dur. Öcalan bunu, ‘Türk ulusçulu- ğunu Türk kökenli olamayanlarla yapmanın demokrasi sorununun da habercisi olduğu’ şeklinde değerlendirir. Tamamen sosyal yapıya ters, anti demokratik, gizli bir oluşum olarak kurulan ve devlet içinde örgütlenen İttihatçılar askeri güce dayanarak iktidarlaşmayı başarır. Emekli bir askeri hâkim olan Ümit Kardaş, “ittihat ve terakki, askeri bir örgüt, komplocu ve anti demokratik, çete yöntemlerini kullanan, hukuk dışı, keyfi bir yöntemdir” demektedir.

Bu cemiyetin Selanik’te gizli bir örgütlenme ayağı da oluşur. Buradaki üçüncü ordu içinde örgütlenmeler mason localarından Selanik dönmeleri ve Yahudilerle sıkı ilişki içinde olduğu söylenir. Cemiyet, Selanik’ten Anadolu’ya yayılmak ister ve bunun için İzmir’i üs olarak kullanırlar.

1902’de Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Ermeni, Arnavut, Yahudi farklılıklarıyla kongresini yapan örgüt içinde Prens Sabahattin ve Ahmet Rıza arasında görüş farklılıkları ortaya çıkar. Sabahattin, Osmanlı birliğini sağlamak için katı bürokratik yapının yerine âdemi merkeziyetçi, yerel yöntemleri destekleyen yöntemi savunurken, öteki kanat katı merkeziyetçi Türkçülük savını benimser. Zaten Türkçülük ideologları, Selanik çevresinde örgütlenirler ve zamanla örgüte hâkim ideoloji bu olur. İttihat ve terakki sayesinde Fetih Okyar da “Osmanlı hükümeti ile siyasetin temeli olarak yerel dillerin okullarda okutulması, mahkemelerde-bürokraside kullanılmasını benimsemeli” demiştir.

31 Mart 1909’da ilan edilen meşrutiyete karşı geli- şen isyan sonrası içinde ittihatçı Yahudilerin de olduğu kişilerin dayatmasıyla ikinci Abdülhamit tahttan indirilir ve ittihatçılar yönetimde güç sahibi olur. Burada yapılan, komplo yaparak darbe ile iktidara gelmektir. Bu, İttihat ve Terakki’nin devlet yönetimini ele geçirme ve iktidarlaşma da kullandığı anti-demokratik, tasfiyeci yöntem, bugüne kadar da bir devlet olma karakteri olarak varlığını sürdürmüştür. İttihatçıların iktidara gelmesiyle adeta tek parti rejimine dayalı bir terör estirilir; muhali er susturulur, birçok idam bu dönemde yapılır. İttihatçıların 1913’de birinci dünya savaşını bahane ederek meclisi feshedip seçime gitmesini Öcalan, “1 Ocak 1913 darbesi olarak” ele alır. İktidar partisi olana kadar ki ara süreçte ise Kürt hareketine oynayan İttihatçılar; İstanbul’da Kürt okullarının açılmasına izin verirler. 1908’de ilk yasal Kürt partisi, Kürt İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak Diyarbakır’da kurulur. Ancak ikti- dara gelen İttihat ve Terakki’nin üçlü diktatörleri (Triumvira) olan Talat, Enver ve Cemal paşalar ideolojik olarak Türkçülüğe karar kılır ve her şey bu minvalde seyreder. Bu örgütün başlangıçta sosyal tabanı olmadığı için yaygın bir tarzda ırkçı, militarist örgütler kurulur. Bu temelde kurulan en etkin örgütlenme ise ‘Teşkilat-ı Mahsusa’dır. Bugüne kadar JİTEM, Kontrgerilla olarak da varlığını sürdüren bu yapı çeteci gizli bir yapıdır. O dönemden beri bu yapı gizli ödenek oluşturarak finanse edilir. Türk ırkını siyasi birlik içinde tutup, tüm Müslümanları tek bayrak altında toplamayı amaçlayan bir siyasal söylemi vardır. Teşkilat Rumeli’de Selanik Vilayet-i Şarkiye’ de Erzurum, diğer kolu Trabzon ayrıca Ka asya ve Trablusgarp’a kadar merkezileşerek örgütlenir. Ermeni Katliamı’nı yapan da yine bu örgüt olmuştur.

Alman modelini esas alan Osmanlı ordusu, Yahudi kökenli alman subaylarca ordusunu örgütleyen Enver paşa, Yahudi aydınlarınca üretilmiş Türkçülüğü çok farklı kurumlaşmalarla yaymaya başlar. Önce iktisat Türkleştirilerek milli bir Türk burjuvazisi yaratılmak istenir. Ancak Osmanlı’nın kendinde ürettiği bir ekonomik kaynak yoktur. Eğer bir Türk ulus-devleti oluşturulacaksa milli burjuvazi de elzemdi. Hazır kaynaksa ekonomik güce, birikime sahip gayri-müslimlerdi. Bu nedenle gayrimüslimler göçertilerek mallarına el konulur. Böylece Anadolu Türkleştirilmeye başlanır. Yine Ermeniler erken kapitalistleşen kadim bir halk olarak 16. yüzyıldan itibaren kendi burjuvazisi öncülüğünde parçalı yapısını merkezileştirmeye başlamıştır. Ticaret tekellerinin bir bölümünü de ellerinde bulundururlar. Avrupalı ulus-devletçiler, misyonerler eliyle Ermeni burjuvazisi ile ilişkiye geçer. Bu nedenle de Ermeni egemenleri, 19. yüzyıldan itibaren sermayesini kullanacakları ulus devlet arayışına girer. Bu uyanış karşısında Beyaz Türklük harekete geçer ve 24 Nisan 1915’ten itibaren Ermeni Soykırımı’nı yapmaya başlar. Öcalan, “Ermeni halkının trajedisi; erken kapitalistleşen bir burjuvazisi ve komşularından üstün bir kültürel gelişmeye sahip olmasından ve kapitalist hegemonyacılığın acımasız oyunlarından kaynaklanmaktadır” demektedir. Yaklaşık 2. 1 milyon Ermeni’nin katliam ve tehcir kararı ile katledildiği söylenir.

Aynı dönemde tehcir politikasıyla Hıristiyanlık tasfiye edilerek Anadolu’nun Türkleştirilmesi Müslüman-Türk burjuvazisinin oluşturulması amacıyla özelde İzmir’den başlayarak Ege ve Marmara kıyılarındaki Rumlar göç ettirilerek sosyal-kültürel bir yıkım başlatılmıştır. Bu göçler sonucu, öncesinde %20’lik nüfusu oluşturan gayrimüslimlerin %2. 5’lik bir nüfusunun kaldığı söylenir.

Beyaz Türk faşizminin Anadolu’da Rus devletleşme adına yaptığı soykırım, bir trajedi olmaktadır. Gayrimüslimlere karşı yapılan bu trajedide Öcalan, Yahudilerin rolüne dikkat çekerek tarihsel Hıristiyan- Yahudi çelişkisinin de rol oynadığını belirtmektedir.

İttihat ve Terakki yönetimi Almanlarla olan ilişkisi nedeniyle 1. Dünya Savaşı’na Almanların yanında yer alarak girmiştir. Osmanlı bu savaşla kaybettiği toprakları geri alma rüyasını gerçekleştirmek ister. 1914 yılında Enver Paşa Ruslara karşı Sarıkamış seferini yapar. Yoğun kar ve çetin kış koşulları altında gerçekleştirdiği bu seferde 100.000 kişilik ordusunu soğuk ve açlıktan kaybeder. 1. Dünya Savaşı bir sömürge kazanma savaşı olarak başlar ve bu savaş milyonlarca insanın ölümü ile sonuçlanır. Sadece Anadolu’da iki milyona yakın insanın öldüğü söylenir. Bu savaştan Osmanlı İmparatorluğu yenilgi ile çıkar. Bu yenilgi sonrası Talat ve Cemal paşalar Almanya’ya Enver paşa da Rusya’ya kaçarlar.

Bu dönemde Avrupa merkezli hegemonik güçler Ortadoğu’da sömürge elde etmek ister. Daha 1. Dünya Savaşı sürerken 16 Mayıs 1916’da İngiltere ile Fransa arasında Sykes-Picot Antlaşması imzalanarak özelde Kürdistan’ın parçalanması için sınırlar çizilir. Yine 1917 yılında Balfowr deklarasyonu ile İngiliz eliyle Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması amaçlanır. İngilizlerin Yahudi devletinin kurulmasına sunacağı bu destek karşılığında Yahudilerin ihtilat devletlerine desteği de sağlanır ki, Almanya’da etkili olan Yahudi siyonizmi Almanya’dan desteği çekip İn- gilizlerin yanında yer alır. Nazi Almanya’sında yaşa- nan Yahudi Soykırımı’nın en önemli etkenin de bu olduğu belirtilmektedir.

M. Kemal’in Ortaya Çıkışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurulması 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkan Osmanlı

İmparatorluğu, hegemonik güçlerce işgal edilmeye başlanır. İttihat ve Terakki iktidarı ulus-devletçi ideolojinin inşasına yol alırken aslında sadece savaşlarla devletin yenilgisine değil Anadolu’da yaşayan halkla- rın da büyük trajediler yaşamasına yol açmıştır. Kapitalist modernitenin Osmanlı İmparatorluğu’na girişi; Ortadoğu’ya uygulanması büyük katliamlar, soykırımlar kadar halkların birbirlerine düşmanlığına gö- türen sonuçlara sebep olmuştur. Bağımsızlığını kaybeden Osmanlı artık Almanya’nın kurduğu tahakkümün ardından İngilizlerin işgaline de uğrar. Osmanlı toprakları İngiliz, Fransız, İtalyan ve Rusların işgali altına girer. İşte böylesi bir süreçte Mustafa Kemal’in sahneye bir lider pozisyonunda çıkışı başlar.

Bu süreçte bölgede yaşanan genel gelişmelere bakarsak Anadolu’da başlayan yeni hareketlenmeyi de anlamış oluruz. Bilindiği üzere henüz 1. Dünya Savaşı sürerken İngiliz ve Fransızlar arasında Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesini amaçlayan Sykes-Picot Antlaşması imzalanır. 1918 yılında savaşın son bulmasıyla bu antlaşma uygulamaya konulmak istenir. Bu antlaşma içinde yer alan Çarlık Rusya’sı ise Bolşevik Devrimi’nin (1917) gelişmesiyle antlaşmadan geri çekilir. Hatta bu gizli planları dünyaya duyurur. Bu dönemde ABD başkanı Wodrow Wilson, “dünya barışı” için 14 maddelik bir bildirge yayınlar. 12. Madde’de “Osmanlı İmparatorluğu içinde Türk güvencesi oluşturulmalı ve Türk egemenliğinin olduğu yerdeki milletlerde özerk gelişme imkânı tanınmalı” diyerek Rusya’dan oluşan boşluğu doldurur. Bağımsız bir Ermeni devleti kurma amacı kadar Musul’un önemini fark eden İngiltere’nin de burayı denetime almak gibi genel planlamaları vardır. Bu temelde de İngilizler, Güney Kürdistan üzerinden hesaplar yapmaya başlar. Kürtler eliyle burada bir tampon bölge kurulması amaçları arasındadır. İngilizler bu dönemde uygun bir Kürt lider arayışına girerler. İlk elden Paris’te yaşayan Güney Kürdistanlı Şerif paşa düşünülür. Ancak Şerif paşa Kürtler üzerinde otoritesi olan bir lider değildir. Öne çıkan diğer isimler ise İsmail Simko’nun akrabası Şeyh Taha, millili Mahmut’tur. İstanbul’da ise Kürdistan Teali Cemiyeti Örgütü ve bunun yenilenmiş ismi Kürt Kulübü örgütlenmeleri vardır. Bu süreçlerde oluşan Kürt aydınlanması gazete, dergi çıkararak ve cemiyetler kurarak; beylik, şeyhlik gibi sosyal kimliklerden burjuvalaşmaya doğru sınıf değiştirirken kendilerini ilkel milliyetçilikle ifade ederler. Öcalan, bu Kürt oluşumları için “Jön Türkler misali jön Kürtleri temsil ediyordu. Zaten Jön Türklerle iç içe oluşuyorlardı. Tamamen batı ideolojik hegemonyasında bir gelişim gösterdiler. Herhangi bir orijinal çıkış yapacak durumda değillerdi. Batı felsefesini ve bilimini özümsemeden bölük-pörçük aktarmayla yetiniyordu. Geleneksel sınıf yapısının yenik düşmesi ve sistematik işbirlikçiliğe bağlanmasından ötürü genç Kürt entelektüel çıkışları çarpık ve öz kimlikten yoksundur” der. Ermeni Katliamı’nın yaşanması ardından hem bu katliamda yer almaları nedeni ile korkutularak cezalandırılacağı (Batılılarca) söyleminden, hem de gelişen Ermeni ulusçuluğu ile rekabetlerinden dolayı ilişkiler çatışmaya dönüştürülür. Öcalan,“Ermeni hareketi soykırımla sonuçlanırken, Kürt hareketi ikiye bölünür. Türk burjuvazisi ile birlikte ayrı halklar temelinde hareket etmekten yana olanlar, ayrılmadan yana olmayanlardır” demiştir.

Mayıs 1919’da Yunanların İzmir’i işgali, yine İtalya’nın Antalya işgali ile Kürtlerin Kuzey Kürdistan’daki özerklik arayışları son bulur. Hristiyan kimlikli işgal algısı karşısında Müslüman birliği, kardeşliği öne çıkar. Yine Kürtlerin yaşadığı topraklarda Ermeni devleti kurulacak denmesi karşısında gelişen işgal hareketine karşı tarihi Kürt-Türk ittifakı, bu bağların dayanağında yenilenir.

Gelişen işgal karşısında İttihat ve Terakki partisi içinde yer almış M. Kemal Jakoben bir karakterde, geleneksel bir yönetimin işbirliğiyle doğan bir boş- luktan orta tabaka adına ön plana çıkar. İstanbul Hükumeti’nin (Damat Ferit Paşa) İngilizleri ikna etmesi sonrası M. Kemal 9. ordu müfettişi olarak Samsun’a gönderilir. Buradaki isyancılardan silah ve mühimmatı toplayarak Rumları yatıştırmak amaçlı 19 Mayıs’ta Samsun’a görevlendirilir. Bu bir nevi M. Kemal’in İngilizlerce sınanmasıdır şeklinde yorumlara da vesile olur. M. Kemal’in bu süreçte Yunanlıların İzmir’i işgal harekâtının gelişmesiyle M. Kemal verilen görevin tersine bu işgale karşı halk direnişini örgütlemeye başlar.

M. Kemal, 22 Haziran 1919’da Amasya Tamimi’ni yayınlar. Burada vatanın tehlikede olduğunu ve tüm farklı kültürleri de gözettiğini belirterek millet iradesini öne çıkarır. Önemli olarak burada Kürtlerin ulusal ve sosyal haklarının da tanındığını taahhüt eder. Bu şekilde Kürtlerin varlığının tanındığı da belgelenir. Amasya Tamimi’nden sonra Kürdistan da işgale karşı direnişi örgütlenmeye başlar. Bu örgütlenme de temel argümansa Müslüman kimliğidir. Müslüman olmak halklar arasında birleştirici bir unsurdur. Bu temelde de batılı işgale karşı Kuvva-i Milliye ile örgütlenmeyi esas alınır. Buna göre ortak vatan temelinde, halkların kimliklerinin tanınmasıyla ortak bir irade yaratılmak istenmektedir. M. Kemal 1916 yılındaki savaş döneminde de Diyarbakır, Bitlis ve Muş’ta 16. Kolordu komutanı olarak görev yaptığı için bölge halkını tanımaktadır.

Bu anlayış temelinde ilk kongre 23 Temmuz 1919 yılında Erzurum’da yapılır. Bu kongrede, Türk ulusu kimliği kullanılmaz. Osmanlı camiası denilerek, birlik mesajları verilir ve özelde Osmanlı’da ki işgale karşı birlik ruhunu yaratmak için Kürt beylerine de mektuplar gönderilir. Bu kongrede, Misak-ı milli savunulacak sınırlar olarak kabul edildi. Aynı dönemlerde İngilizler M. Kemal’in bu örgütlülüğünü kırmak için Binbaşı Noel’i görevlendirir. Binbaşı Noel Kürtleri ortak Müslüman kimliği altında toplayan bu gücü kırarak, İngiliz yanlısı yapmak ister. Hatta bu nedenle Alevilerin Ermenilerle dostça yaşadığı Ma- latya ve Antep’e bilinçli olarak girer. Binbaşı İstanbul hükümetiyle ortak çalışır. İstanbul’da bulunan Kürdistan Teali Cemiyeti de İngilizlere sırtını dayadığından Anadolu hareketiyle ortak bir yanlarının olmadığını ilan eder.

Bu arada M. Kemal de 4 Eylül 1919’da Sivas kongresini yapar. Bu kongrede de Misak-ı milli sınırlarının korunması amaçlanır. Bu süreçlerde İngilizler Binbaşı Noel aracılığıyla Malatya valisi ve kendine destek olarak yanına aldığı kimi Kürt aşiret reisleri eliyle kongreyi basıp, hepsini tutuklamak istese de başarılı olamaz. Sivas Kongresi’nden sonra Ekim 1919’da Amasya da M. Kemal’in katılımıyla yapılan görüşmede Misak-ı Milli, Kürt ve Türklerin ortak mazisini kapsayan sınır olarak tarif edilirken Kürtlerin de etnik ve sosyal haklarının tanınmasını amaçlayan önemli kararlar alınır. Ki, bununla İngilizlerin bu dönemde Kürtlerin bağımsızlığına dönük yürütülen propagandanın da önü alınmak istenir.

Mustafa Kemal bu süreçten sonra İstanbul hükumetine karşı 23 Nisan 1920’de Ankara’da millet meclisini kapatmak ister. Öcalan, ‘1920 de TBMM’nin ilanıyla başlayan süreç, aslında işgale karşı olmanın da ötesinde toplumsal bir devrimi ifade etmekteydi. M. Kemalin ısrarla meclisi tek meşruiyet kaynağı olarak görmesi anlaşılır. Meclis yeterince derinlikli olmasa da, ihtilal koşullarının farkındadır. Toplumun ağırlıklı koşullarını temsil etmektedir. İlk meclisin demokratik vasfı olacaktır. Dini, milli ve sınıfsal yapısıyla kendine esas aldığı Misak-ı milli sınırları konumuna açıklık getirmektedir. Sonuna kadar işgale karşı çıkacaktır. Toplumun dinsel niteliği milli niteliğinin önündedir. Komünizme karşı düşman değildir. TBMM de ittifakı sağlayan güçler ideolojik olarak orta sınıf kökenli laik Türk milliyetçileri, aşiretlerden İslami ümmetçiler olarak Türk ve Kürt önderler, alt tabakadan Bolşevizm e sempati duyan sosyalistlerdi’. Göründüğü gibi meclis çok geniş bir toplumsal ittifak cephesi, temsiliyetini sağlayarak açılmış, toplumsal dayanağını geniş bir yelpazede tutarak işgale karşı direniş cephesi oluşturmak istemiştir. Ki, M. Kemal bu savaşın ancak toplumsal dayanakla yapılması öngörüsüne sahip bir şahıstır.

SSCB İle İlişkiler

1917’ de Rusya da gelişen Bolşevik devrimi yeni dengeler ve tehlikeler oluşturur. M. Kemal pratik çizgide pragmatik ve dengecidir ve bu diplomatik ilişkilerine de yansır. SSCB kendine ittifak güç aradığından ve işgale karşı direndiğinden Ankara hükumetini resmi olarak tanımak zorunda kalır. Karşılıklı olarak gelişen bu ilişkilerse işgalci güçler için bir tehlikedir. İngilizler Osmanlıyı Bolşevizm tehdidine karşı bir güç olarak tutmak istemektedir. M. Kemal ise SSCB ile Anadolu da ayrı bir Ermenistan veya Kürdistan kurulma girişimlerine karşı destek olmak gibi savaş dönemindeki askeri ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlar. Bu ilişkilerin yansımasıyla birçok sosyalist örgüt de kurulur ve temsiliyet sağlanır. En dramatik olaysa Mustafa Suphiler şahsında komünistleri karşı tasfiye girişimidir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın eliyle derin devlet organizesi olan bu komplo, başlayan sosyalist ittifakın da sona erdirilmesini amaçlamış, bunda da etkili olmuştur.

1919-22 yılları arasında gelişen kurtuluş savaşında yaşanan durumu sadece işgale karşı bir direniş olarak ele almak eksik bir tahlil olur. Bir yandan batılı hegemonik güçlerin stratejik bir coğrafyayı ele geçirme savaşı, öte yandan içte bu işgalci güçlerle işbirliği yapmış İstanbul hükümeti ile kurtuluş amaçlı olarak yeni kurulmuş olan Ankara hükümeti arasında karşılıklı çatışma vardır. İçte İngiliz işgaline teslim olan yapı karşısında, ittihatçılarca da dıştalanmış isyan lideri konumundaki M. Kemal net bir duruş sergilememiştir. Unutulmamalıdır ki, bu savaşa bir işgalci güç olarak giren Yunanistan, İngilizlerin teşvik ve desteği ile hareket etmiştir ve kimilerince yaşanan bu kurtuluş savaşı, batılı güçlerin temsili kimliği Hristiyanlarla, Anadolu da etkin bir şekilde örgütlenmiş ve burada bir yurt edinme hayalinde olan Yahudiler arasındaydı.

Sevr Antlaşması

Sevr antlaşması, 10 Ağustos 1920 yılında 1. Dünya savaşına son veren antlaşmadır. Başta İngilizler olmak üzere ittihat devletleri ile savaşta yenilen İstanbul hükümeti arasında imzalanmıştır. Bu antlaşma özelde Batılı hegemonik güçlerin Ortadoğu da sömürge oluşturmak ve kendi aralarında bunun paylaşımını sağlamak adına yapılmıştır. İngilizler Kürdistan üzerinde (Güney Kürdistan) özerklik, bağımsızlık sağlama gibi vaatlerde bulunmuşlardır. Ancak İstanbul hükümetinin imzaladığı bu antlaşmayı Ankara hükümeti kabul etmemiştir.

Sevr antlaşması ile Osmanlı toprakları parçalanarak Laz devletinin kurulması, Artvin’in Gürcülere verilmesi gibi amaçlar kadar 1920 Sanremo konferansında İran, Irak ve Suriye de özerk Kürt bölgesinin kurulması dahi kararlaştırılmıştır. Doğu ve Güneyde Ermeni devletinin kurulması da bu planlar çerçevesindedir. Sevr antlaşmasının 62, 63, 64. Maddelerinde Kürtlerin hâkim olduğu bölgelerde yerel otoritesini kurabileceği, Kürtlerin bu talepler doğrultusunda bir yıl içinde milletler cemiyetine başvurması halinde cemiyet bu talebi uygun bulursa bu uygulanacaktır denilmektedir.

Sevr antlaşması gelişen direniş karşısında uygulamaya sokulamamıştır. Ancak bu antlaşmanın imzalanması sürecinde İstanbul’da bulunan Kürt örgütlenmesi ve aydınları kendi içinde İngilizlerin himayesini kabul edenler, özerk bir Kürdistan’ın kurulması yanlıları ile Osmanlıdan ayrılmak istemeyenler arasında çatışmalı yaklaşımlar gelişmiştir. Birbirine rakip, uzlaşmasız yaklaşımları birlik olmalarını da engellemiştir. Aynı dönemde Şerif Paşa da Kürtler adına başlatılan görüşmelere katılmış; Kürt-Ermeni dayanışmasını, iki halkın bağımsız devlet kurması fikrini esas almıştır. Ancak temsiliyet gücü olamamış, kabul edilen bir Kürt lider olmadığından tepki almıştır. Öte yandan bu antlaşmalarla batılı hegemonik güçlerin özelde de İngilizlerin bölge devletleri üzerinde etkili olmak için ‘Kürt kozunu’ kullandığı da görülmektedir. Ki, 23’ler sonrası değişen dengelerle bu güçlerin Kürtlere karşı hiçbir vaatlerinin de yerine getirmedikleri görülmüştür.

M. Kemalin başlatmış olduğu kurtuluş savaşı ve Sevr karşısındaki tutumu devlet içinde öbeklenmiş İttihatçı geleneğin tepkisini çekmiştir. Bu nedenle 16 Haziran 1920 de M. Kemal’e İzmir suikastı düzenlenmiştir.

Koçgiri İsyanı

Kurtuluş savaşının sürdüğü süreçte imzalanan Sevr antlaşmasında planlanan Kürdistan sınırlarına Fırat’ın batısındaki Dersim dâhil edilmemişti. Bir yandan bu bir tepki yaratırken, öte yandan M. Kemalin özelde Sünni Kürt liderlerle başlattığı direniş örgütlenmesi (Erzurum kongresi Nakşî ağırlıklı Kürt aşiret reislerinin katılımıyla oluşur) Alevi Kürtler içinde kaygıları da yaratmıştır. Tarih içinde de bir iktidar politikası olarak Kürtler içinde Sünni- Alevi ayrımı yapılmış olması, iktidarın hep Sünni karakterli şekillenişi bu kaygıyı besleyen temel etken olmuştur. Dersim üzerinde denetimin daha da artacağı kaygısı da büyümüştür. Bu gelişmeler sonucunda 1920’nin sonlarında Koçgiri ayaklanması başlar. Bu ayaklanmada Kürt Teali cemiyeti içinde yer alan Koçgiri aşiret reisi Mustafa paşa, oğlu Alişan bey, Nuri Dersimi de yer alıyordu.

Koçgiri İsyanı’nda temel talepler şöyleydi; İstanbul tarafından kabul edilmiş olan Kürt özerkliğinin Ankara tarafından da kabulü Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan zindanlarındaki tüm Kürt mahkûmların serbest bırakılması- Kürt çoğunluğunun yaşadığı yerlerde görev yapan tüm Türklerin geri çağırılması- tüm Türk kuvvetlerinin Koçgiri bölgesinden geri çekilmesi.

Ankara hükümeti işgal karşısında savaş durumunda olduğu için bu isyanla zor durumda kalmıştır. Koçgiri’ye bu nedenle barış heyeti göndermişse de bu geri çevrilir. Koçgiri aşiret reislerinin “Sevr’deki şekliyle bağımsız bir Kürdistan kurulmazsa isyan devam edecek” demesiyle hükümet talepleri reddeder. Sonrasında talepleri Kürt vilayetleri oluşturulması yönünde değiştirmişse de Ankara hükümeti saldırıya geçmiştir. 1921’de Topal Osman’a bağlı birlikler ayaklanmayı adeta bir katliam yaparak bastırmışsa da, isyan Dersim’de kargaşayı devam ettirmiş, hatta diğer bölgeleri de etkiler kaygısı yaratmıştır.

Gelişen bu sonuçlar ve iç savaşın sürmesi nedeniyle doğan kaygılarla Koçgiri isyanı Kürt milletvekillerince mecliste tartışmaya açılmış ve büyük millet meclisi Kürdistan’ın nasıl yönetileceğine dair bir araştırma yapmak için bölgeye uzlaşma komisyonu göndermiştir. İsyan son noktada bedeli ağır da olsa bir uzlaşmayla sonuçlanmıştır. Belki Koçgiri isyanı daha örgütlü yaklaşaydı Kürtlerin özerk bölge elde etmesini de sağlayabilirdi. Ancak devlet adına bu sorunun tartışılıp, uzlaşmaya varılması; bölgeye barış heyetinin gönderilmesi ve Kürtlerin savaş koşullarını gözetmesi güncel anlamda da önemini koruyan tarihsel bir gelişmedir.

1921 Anayasası-Teşkilatı Esasiye Kanunu
Osmanlının işgal altında olduğu, buna karşı bir direniş savaşının da geliştiği bir süreçte resmi kayıtlara geçici anayasa olarak giren bir anayasadır. Bu anayasanın yapıldığı dönem iyi anlaşılırsa anayasanın paradigması da doğru okunur. Türk-Kürt halkının misak-ı milli sınırları içinde ortak vatan anlayışında, başlatılan kurtuluş savaşına katıldığı, M. Kemalin her defasında ‘Türkler ve Kürtler vardır bunları ayrı tutmuyoruz. Fakat savunmakta olduğumuz ve korumakla uğraştığımız tek bir unsurdan ibaret değildir. Bunlar birbirlerine saygı duyarlar. Irksal, sosyal ve coğrafi her türlü hakka sahiptirler’ vurgusunu yaptığı bir dönemdir. Yine işgalci güçlerin, özelde İngilizlerin Osmanlı topraklarını parçalayarak bu direnişi kırma amaçlı Kürtleri de kullanmak istediği bir dönemdir de. Bu koşullar altında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası, çok kısa bir metin olarak hazırlanmıştır. Bu anayasa 23 maddeden oluşurken, cumhuriyetin idari yapısını da belirlemektedir. En dikkat çekici vurguysa meclisin şimdiki gibi ‘Türkiye’ ismiyle oluşmayıp büyük millet meclisi olması ve anayasanın hiçbir maddesinde ulusal, ırksal aidiyetlere vurgu anlamında şimdiki gibi Türklük aidiyetine yer vermemesidir. İkinci idari yapı olarak Kürtlere özerk idari yönetim hakkını tanımasıdır. Kurulan meclis Kürt ve Türklerin meclisidir. Kürtlerde asli kurucu unsur ola- rak kabul edilir. Görüldüğü gibi yeni anayasanın ulus devletçi paradigmadan uzak, halkların haklarını ve statüsünü kabul eden, karşılıklı saygıyı bağlılığı, ortaya koyan bir özerkliğe sahiptir.

Kürdistan Özerkliğine İlişkin Konu Tasarısı (10 Şubat 1922)

Öcalan, “1920’de açılan TBMM’ de ilk anayasa (1921) kurulacak rejimin demokratik niteliklerini açıkça yansıtacaktır. Kürtlere ilişkin 10 Mart 1922 tarihli bir Kürt özerklik yasası ezici çoğunlukla kabul edilmiştir. 10 Mart 1922 Kürt özerk yasasıyla iki tara- fın birbirine karşı güvenleri pekişiyor” demektedir. Şimdiye kadar Kürt-Türk ilişkileri, devletin Kürtlere tanıdığı statüyü resmi olarak ortaya koyan bu tasarı yeterince gün yüzüne çıkmamış, hatta Cumhuriyetin asli kurucu öğesi olarak görüldüğünü ortaya çıkarmaktadır. Elbette ki İngilizlerin Kürtler üzerinden oluşturmak istediği özerklik vaadine karşı da bunu engellemeye dönük Kürtlerle birliği konuşma amaçlı bir özelliğin olduğu da göz ardı edilemez. Taslak ana maddeler halinde şu şekilde oluşturulmuştur;

1- TBMM Türk milletinin medeniyetin gerekleri doğrultusunda ilerlemesini sağlamak amacıyla Kürtler için kendi ulusal gelenekleriyle uyum içinde bir özerk yönetim kurmayı garanti eder.

2- Saiklerin çoğunun Kürt olduğu bölgeler için meclisin kararlaştıracağı üzere bir Türk veya Kürt olabilecek genel vali yardımcısıyla birlikte bir ulusun Kürt ileri gelenlerince seçilebilir.

3- TBMM tüm Kürtler tarafından benimsenen onurlu bir geçmişe sahip deneyimli bir yöneticiyi ayrıca genel vali olarak seçecektir.

4- Genel vali 3 yılda bir atanacaktır. Bu dönemin bitiminde eğer Kürtlerin çoğunluğu önceki genel valinin görevine devam etmesini istemiyorsa yeni bir genel vali Kürdistan meclisince seçilecektir.

5- Her ne kadar yardımcı genel valinin Kürt veya Türk olacağına TBMM karar verebilecekse de, bu yönetici doğrudan Kürdistan meclisince seçilecektir. Bununla birlikte genel valinin, yardımcı genel valinin ve müfettişin atanması Ankara hükümetinin onayıyla sunulmak zorundadır.

6- Kürt Meclisi Doğu vilayetlerinde genel oya dayalı seçimle oluşturulacak, her meclis 3 yıl için seçilmiş olacaktır. Meclis oturumlarını 1 Martta başlatacak ve 4 ay süreyle görev yapacaktır. Eğer meclis bir süre içinde işlerini tamamlayamazsa, süre üyelerin yoğun isteği ve genel valinin isteği ile uzatılır.

7- Kürt Meclisi Doğu vilayetlerinin gelir ve harcama bütçelerini kontrol etme ve alt kademedeki sivil ve idari görevlerin uğrayabilecek haksızlıkları soruş- turma hakkına sahip olacaktır. Bu meclis, ülkenin gelişmesi ve refahı için kesin karar alabilecek ve tüm kararları TBMM bilgisi için Ankara yoluyla müzakere edecek.

8- Genel vali ve Kürt Meclisi arasındaki tüm antlaşmazsızlıklarda TBMM karar verecek ve her iki taraf da TBMM kararına uymak zorunda kalacaktır.

9- Sınırlar karma bir komisyon tarafından belirleninceye kadar Kürdistan idari bölgesi Van, Bitlis, Diyarbakır illeri, Dersim sancağı ve kimi kaza ve nahiyelerini içerecektir.

10- Kürdistan’ın yönetimine ilişkin olarak bazı yerlerde yerel duruma uyumlu olarak bir yargı örgütü oluşturulacaktır. Bu örgüt şuan için yarısı Türk yarısı Kürt olmak üzere yetkin elemanlardan oluşacaktır. Emeklilikleri durumunda Kürt görevliler, Türk görevlilerle yer değiştirecektir.

11- Bu yasanın yürürlüğe girdiği andan itibaren ne savaşa katkı, nede herhangi bir biçim altında hiçbir vergi alınmayacaktır. Şu ana kadarki tüm ağır vergiler yerel idareye yetkisiz devredilmek üzere kaldırılacak ve vergi ödemeleri yılda sadece bir kez olacaktır. Net gelirlerin Ankara hükümetine ödenecek oranı TBMM Kürt üyelerinin oluşturacağı karma bir komisyonca saptanacaktır.

12- Doğu vilayetlerinde düzeni korumak ama- cıyla bir jandarma karakolu oluşturulacaktır. Türk Meclisi bu karakolun oluşturulmasına ilişkin yasayı inceleyecek, ancak jandarmanın üst komite hizmetleri gerekli gördüğü sürece yüksek rütbeli Türk görevlilerin elinde olacaktır.

13- Türk ordusundaki Kürt subay ve asker barış görüşmeleri sonuçlanıncaya kadar hazırdaki görevlerini sürdürecektir. Görüşmeler sonunda isteyenler yurtlarına dönebilir.

14- Barış görüşmelerinin sonunda 1. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında istenen hayvan ve kimi malları değeri öncelikli olarak ve en geç 14 ay içinde ödenir.

15- Türk dili sadece Kürdistan meclisinde idari işlerde ve hükümetin idaresinde kullanılacaktır. Bununla birlikte Kürt dili okullarda öğretilebilir ve yönetim Kürt dilinin gelecekte hükümetin resmi dili olma talebinde temel teşkil etmeyecek şekilde bu dilin kullanımını teşvik edebilir.

16- Hukuk ve tıp fakültelerini içeren bir üniversitenin kurulması, Kürdistan meclisinin öncelikli görevi olacaktır.

17- Genel valinin onayı alınmadan ve TBMM bilgilendirilmeden Kürdistan Meclisi hiçbir vergi uygulamasına girmez.

18- İlke olarak TBMM ile görüşülmedikçe ve onayı alınmadıkça Kürt Meclisi tarafından hiçbir imtiyaz tanınmaz. (İngiliz belgelerinden dökümü yapılmıştır).
TBMM bu tasarıyı gizli oylamaya sunar ve 63’e karşı 373 oyla Kürtler için özerkliğe dayalı bir meclis kurulması kararı kabul edilmiştir. Ancak bu taslak kâğıt üzerinde kalarak uygulanmaya sokulmamıştır.

M. Kemal Kürtlere özerk hakkını tanıdığını en somut olarak 22 Temmuz 1922’de el cezire cephe kumandanlığına bildirerek yeni kurulacak “özerk Kürdistan bölgesi” yönetiminin de buraya bağlı olduğunu telgrafla belirtir.

Lozan Konferansı

Lozan antlaşması 24 Temmuz 1923 yılında imzalanır. Bu antlaşmanın görüşmelerine ilişkin İstanbul hükümeti çağrılır. Ancak buna tepki gösterilir ve hilafet kaldırılır. Bunun ardından görüşmeler TBMM ile dönemin dış ilişkiler bakanı İsmet İnönü’nün katı- lımıyla başlar. Lozan da TBMM Misak-ı milli sınırlarını dayatmayı amaçlamıştır. Özelde kurtuluş savaşı boyunca Yunan, Fransız ve İtalyan işgalcilere karşı başarı elde etmiş olması bu antlaşmanın zeminini oluşturmuş, TBMM’nin elini güçlendirmiştir. Lozan’daki antlaşmayla tümüyle Musul dışında da istediği her yeri aldı. Ancak İngiltere ve Türkiye Musul konusunda anlaşamamıştır. Bu antlaşmayla Sevr boşa çıkmış oldu. Ermeni ve Kürdistan devletinin kurulmasından vazgeçilir. Sadece azınlıklar hakkında şu madde yer almıştır;

Madde 39; Hiçbir Türk vatandaşına özel ilişkilerinde, ticarette, dinde, basında ya da her türlü ya- yında veya halka açık toplantılarda istediği dili serbestçe kullanmasını engelleyecek herhangi bir hüküm konulmayacaktır. Resmi bir dilin varlığına rağmen, Türkçe konuşmayan Türk vatandaşlarının mahkemeler önünde kendi dilerini kullanması için gereken kolaylık sağlanacaktır. Bu görüşmelerde İngiltereli temsilci Kürtlerin kendi bağımsız tarihlerine, örf ve adetlerine sahip olmasından dolayı özerk bir ulus olması gerektiğini söylese de sonuç alınmaz. İngiltere Musul’u almak için Kürtleri kullanmak ister. Ve ikili görüşmeler Musul sorunu üzerinden devam eder. Bilinmelidir ki İngiltere Musul’da petrol rezervlerini keşfetmiş, Irakta askeri, siyasi otoritesini oluşturmak içinde Musul’un stratejik önemini görmektedir.

Bu görüşmelerin olduğu süreçte M. Kemal de İzmir basın toplantısında (İzmir iktisat kongresinde- Şubat 1923) ‘ulusal sınırlarımız içinde yaşayanlar yalnızca sınırlı bir bölgede çoğunluğu oluşturan Kürtlerdir. Zaman içinde nüfus yoğunluğu kayboldukça Türk unsurlarla birlikte yaşamaya başlamıştır, öyle ki Kürtler için bir sınır belirlemeye kalkışırsak, örneğin Erzurum, Sivas ve Harput bölgelerinde, Konya’yı da unutmamak gerekir. … Bu nedenle Kürtlüğü tecrit etmek yerine anayasamız doğrultusunda bazı yerel özerklikler oluşturulacaktır. Bunun sonucunda hangi eyaletler ağırlıklı olarak Kürtlerden oluşuyorsa, onlar kendilerini özerk bir biçimde yönetecektir’ diyerek Kürtlere anayasal güvenceye dayalı bölgesel özerklik çözümünü ilan etmiştir. Sonrasında değişen süreçlerle bağlantılı olarak ve özelde de İzmir iktisat kongresinde Kürtlere ilişkin belirtilen tüm sözler çıkarılır belgelerden.

Tabi ki Kürtlere özerk statünün tanınmasına dönük bu beyanların Musul sorunu üzerinde tartış- maların yapıldığı sürece denk gelmesi de tesadüf olamaz. M. Kemal, cumhuriyetin bu ilk kuruluş döneminde, hele, hele İngilizlerin Kürtler üzerinden kar menfaatlerine dayalı politikalar yürüttüğü sürece Kürtlerin ayrılmasını istemez ve ısrarla ortak vatan, din kardeşliği ve Kürtlere statüden bahseder.

Musul sorunu ise yaklaşık iki yıla yakın bir süredir çözümlenemez. İngiltere Musul’u Türkiye’den ayırmak için burada Kürtlere dayalı bir özerk yapılanmanın oluşmasını ister. Karşılıklı tartışmalar öyle bir noktaya gelir ki artık Musul sorunundan ziyade Kürtler, Kürtlere verdikleri önemi anlamaya başlar. İsmet İnönü TBMM’de Kürt milletvekillerinin olmasından bahsederken, İngilizler adına Curzon, bu vekillerin nasıl seçildiği, Musul’dan neden Kürt vekilinin olmadığını sorar. Türkiye Musul’da bir referandum yapılmasını, İngiltere ise konunun milletler cemiyetine taşınmasını ister. Daha sonra sorun milletler cemiyetine taşınır. Milletler cemiyeti bölgede araştırmalarını yapar ve Kürtlerin Türkiye’yle yaşamak isteyip, iste- mediğini gözlemler.

İşte bu süreçte Şeyh Sait isyanı 15 Şubat 1925’te bir provokasyonla başlar. Bu isyanın tam da Musul sorunu ya da Kürtler üzerinden iki ülke arasında bir tartışmanın yaşandığı sürece denk gelmesi, İngilizlerin elini güçlendirmiştir. Ki, İngilizlerin Türkiye karşısında Musul sorununda ve sonrasında olduğu gibi Kürtlerin isyanını teşvik ettiği de aşikar bir gerçekliktir. Bir yandan bunu yaparken, öte yandan Kürtlerin güçlenip, bağımsızlaşma gücü gelişim gösterince bunu bastırmakta, yok saymaktadır.

Tüm bu gelişmeler sonrasında Türkiye, özünde Kürt tehdidinden korkarak Musul’u İngilizlere 5 yüz bin İngiliz sterlini karşılığında satmıştır. Lozan antlaş- masının Kürtler için en ağır sonucuysa Kürdistan, Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında dört parçaya bölünerek sömürgeleştirilmesidir. Böylece Kürtler kendi toprakları içinde parçalanarak tel örgülerle birbirinden ayrılmıştır. İşte asıl Kürt sorunu da böylece başlamış oluyor. Kürdistan hegemonik güçlerce dört parçaya ayrılırken, her parçada hâkim ulus-devlet statüsü altında imha-inkâr politikalarına maruz kalmış, kimliksizleştirilerek kendi topraklarının yabancısı kılınmak istenmiştir.

Öcalan, yol haritasında bu süreci ve sonraki gelişmeleri şöyle anlatmaktadır; “Kürtlerin dışlanması M. Kemal’in bilinçli bir etnik temizlik kararından ziyade, Britanya’nın saltanat yanlılarıyla birlikte Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli’ye rağmen hudutların dışında bırakılması için geliştirdiği provokasyonlarla bağlantılıdır. Açıkçası şu yapılmıştır, Musul-Kerkük karşılığında tıpkı Rumlara ve Ermenilere yapıldığı gibi bir tasfiye antlaşmasına gidilmiştir. Cumhuriyet neden karşısında bağımsızlık savaşı yürüttüğü Britanya imparatorluğuna verdiği tavizler temelinde Kürtleri sistem dışına attı? Bu tarihi bir hatadan ziyade bir tercihle ilgilidir. Kürt ittifakına ihtiyaç kalmadığı düşünülmektedir. Ayrıca İngilizlerin Kürt desteğinden çekinilmektedir. Varılan uzlaşma Yunanllılar, Ruslar ve Fransızlarla yapılan antlaşmalara benzemektedir. Bu durumda Cumhuriyetin ilk kuruluş aşamasında attığı anti demokratik adımların en önemlilerinden birisi Kürtler konusundadır.” Bu süreçten sonra Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında İslamcılarla yine diğer toplumsal kesimlerle girilen ittifaklar bozulmuştur. Bazen işçi sınıfının temsilcileri M. Suphiler’in katliamında olduğu gibi sürekli sistem dışında tutulmuş, İzmir iktisat kongresinde de kapitalizm tercihi gösterilmiştir. Bu kendini 1924 anayasasındaki tekçi, ulusalcı zihniyette de göstermiş, anayasal değişim 1921’in demokratik karakterinin tersi bir şekilde yaşanmıştır. Yeni şekillenen cumhuriyet tercihini batı hegemonik güçlerin yanında yapmış, kapitalizmin ulus devletçi yapılanması esasında rejim inşa edilmiştir. Açıkçası yapılan cumhuriyetin ulus devlet karakterinde şekillenmesi, yaşamasına izin verilmesi karşılığında toplumsal tabanla yapılan ittifakın bozulmasıdır. Sonrasında çok milletli bir coğrafyada hegemon Türkçü bir sistem, millet devlet eliyle oluşturulmak istenmiş, bu anti demokratik yapı bugüne kadar Türkiye’nin en temel sorunu olarak varlığını korumuştur. Cumhuriyet tarihi inkârcı yapısıyla Kürt isyanlarının doğmasına ve bunların kanlı bir şekilde bastırılmasına, katliamlarla sonlandırılmak istenmesine sebep olmuştur.

Tüm bu gelişmeler ışığında Cumhuriyetin iki dönüm noktası olan tarihler arasında doğduğu ve gelişim kazandığını söyleyebiliriz. 1919-23 arasında kurulan Cumhuriyet demokratik bir yapıda olurken 24’lerle başlayıp günümüze kadar gelen Cumhuriyet ulus-devletin mülkiyetçi yapısında varlığını korumuş, İttihat ve Terakki zihniyeti ile yönetilmiştir. Cumhuriyetin bu günden demokratikleşmesi için birinci Cumhuriyet döneminin ruhuyla toplumsal ihtiyaçları demokratik nitelikte inşa etmek elzemdir. Bunda da baş aktör Kürtler olmaktadır. Kürtlerin kurucu ve asli bir öge olarak statü kazanması, beraberinde Anadolu ve Mezopotamya’da halkların baharını getirecektir. Denilebilir ki, Kürt kimliği varlık nedeniyle yaşadığı sorunsallığından gideceği çözümle kapsayıcı bir kimliktir. Ve demokratikleşme mücadelesini ulus devletten yana değil demokratik ulus tercihinden yana yaparak paradigmasal bir değişimle bütünleşti- rici, barışçıl, özgürleştirici bir nitelik kazanmıştır. Bu da kapitalist modernite karşısında demokratik uygarlığın inşasında bir model oluşturmasına neden olmaktadır. Bu modelle halkların katılımcı mutluluğu da sağlanacaktır.

Yararlanılan Kaynaklar

A. Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu, Cilt 3, Amara Yayıncılık, 2012

A. Öcalan, age, Cilt 5

Gülçiçek Tekin, İttihat ve Terakkiden Günümüze Yek Tarz-ı Siyaset: TÜRKLEŞTİRME, Belge Yayınları

Tayfun İşçi, Tarih Bizde Gizlidir, Tepe Yayınları, 2005

D. Mcdowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk Yayınları, 2004

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

CEVAP VER