Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Düşünce tarihinde Kant (1724-1804) en önemli duraklardan biridir. Her şeyin dinsel dogmalarla tanımlandığı bir dönemden, katı-bilimsel dogmalara sığınılan bir evreye geçiş zamanında yeni bir bakış açısı önerir. Gelişen fizik bilimi belki ön kabullerden hareket etmekteydi: Olup biten her şey daha önceki bir başka şey tarafından belirlenmiştir; koşullar sonucu belirler. Bunun yanında etik de; davranışlarımızda, eylemlerimizde önümüzde farklı alternatifler vardır, dolayısıyla yaptığımız şeyin sorumlusu biziz, der. Sonuçta her iki alan da belirlenebilmektedir görüşü hakimdir; maddenin hareketini bilimsel yasalar belirlerken, insanın hareketini de onun özgür iradesi belirler.

Kant’a kadar Avrupa’da felsefe dine karşı empirizmin (deneyciliğin) katı belirlenimleriyle uğraşmaktadır. Kant, empirizmde bir esneme arayışıdır. Daha sonra pozitivizme kapı aralayacak olan katı-bilimsel tutuma bir eleştiridir. Bu yönüyle Pozitif Diyalektik (PoDi)’in (1) ilgi alanındadır. Nitekim Öcalan, Kant’ın güncellenmesi gerektiğinden söz eder. Demokratik Uygarlık Paradigması Hegel’le olduğu kadar Kant’la da bir tartışmadır, hesaplaşmadır. Bu makalede Kant’ın “Kesin Buyruk’’u ile PoDi’nin ahlak anlayışı arasında bir karşılaştırma ve eleştirel bakış denenecektir.

Öncelikle birkaç teknik konuya açıklık getirmek gerekir:

Analitik önerme: Özne yüklemi içeriyorsa önerme analitiktir. Örneğin, “Tüm cisimler yer kaplar’’ gibi.

Sentetik önerme: Yüklem özne içinde tanımlanmadan, mantık kuralları içinde özneyle ilişki kuruyorsa önerme sentetiktir. Örneğin, “Bazı cisimler ağırdır’’ gibi.

Kant’ın düşünce tarihindeki önemi, onun getirdiği yeni önermeye bakılarak daha iyi anlaşılabilir.

Kant’a kadar iki temel önerme vardır:

1-Analitik ve a priori (önsel) önermeler: kullanılan terimlerin ve onların kullanım tarzını belirleyen kuralların doğası gereği doğru ya da yanlış olup, dış dünyaya uygulanmadan önce bilinebilir olan önermelerdir.

“Akıl doğruları’’ olarak ifade edilen bu önermeler deneyimden bağımsızdır. Onları akıl yoluyla anlarız, biliriz. Örneğin, “Bir karenin dört kenarı vardır’’ böyle bir önermedir ve deneyle ulaşmamızı gerektirmeyecek kadar açık bir doğrudur.

2-Sentetik ve a posteriori (deneysel)  önermeler: şeylerin deneysel dünyada nasıl gözlemlendiklerine bağlı olarak doğru veya yanlış olan, dolayısıyla deneye bağlı olarak bilinebilen önermelerdir. Bunları uygulamadan önce bilemeyiz.

“Deneysel doğrular’’ denen bu önermeler bize dış dünya hakkında fikir verir. Her zaman ya doğru ya da yanlıştırlar. Deneyim ve gözlem olmadan onların bilgisine ulaşamayız.

Kant akla ve deneye dayanan bu iki önermeden farklı olan yeni bir önermeyi ortaya sürer:

3-Sentetik ve a priori önermeler: Buna, her iki önermenin sentezi de denebilir, ancak onları da aşar. Bu önermeler maddi dünya hakkında olmakla birlikte, deneyim yoluyla doğrulanabilir olmayan önermelerdir. Doğru ya da yanlış olmakla birlikte de önceden bilinebilir değillerdir.

İlk iki öneriye karşı çıkarken Kant, esas olarak önermeleri böyle kesin sınırlarla ayırma yaklaşımını da reddeder.

Kant’a göre bir önerme yalnızca analitik veya yalnızca sentetik olamaz. Yalnızca deney yoluyla bilinebilen doğrular ve yalnızca akıl yoluyla bilinebilen doğrular yoktur; her iki durumun iç içe olmasıyla oluşan önermeler de mümkündür. Kant, dünyaya uyarlanabilir fakat deneyim ve gözlemle türetilmeyen önermeler sunar.

Etrafımızdaki dünyanın bize kendini iki şekilde sunduğunu söyleyen Kant, çalışmalarını bu iki sunumu açıklamaya yöneltir. Buna göre; “kendinde şeyler’’ bizim onlarla ilgili bir bilgi ve beklentimiz olmayan şeylerdir. Onlar her ne iseler odurlar. Onlara dair bir şey yapamayız, onları oldukları gibi kabul etmekten başka.

Fenomenler (görünümler) ise, bize kendilerini deneyim yoluyla sunarlar. Kendinde şey, benden bağımsız olarak varken; fenomen ise benim deneyimim yoluyla var olur. Bu da bazı koşullara bağlıdır. Belirsiz sayıda özne için ortak bir nesne olmalıdır. Deneyimlediğimiz, algıladığımız ya da bulabildiğimiz her şey paylaşılabilir olmalıdır.

Örneğin, “bazı cisimler ağırdır’’ dediğimizde belli bir deneyim sonucunda elde edilmiş bilgiye dayanıyoruzdur. Etrafımızdaki cisimlerin ağırlığını ölçerek bir sonuca ulaşmışızdır. Bunun doğruluğu;

  1. Özneye bağlıdır. Ben onu deneyimlemek, algılamak veya bilmek durumunda olduğumdan, öncelikle benim varolmama bağlıdır.
  2. Öznenin donanımına ya da araçlarına bağlıdır. Cisimlerin ağırlığını ölçebilecek fizik gücüne, kullandığım araçların yetkinliğine vs. bağlıdır.

‘’Kendinde şeyler özneye bağlı değildir’’ diyerek maddi dünya üzerinde hüküm sürmek isteyen empirist görüşe karşı çıkarken, her şeyi maddi dünyadan koparan klasik yaklaşımı da reddeder. Fenomenleri deneye bağlarken de belli koşullar öne sürer. Kant’ın bakış açısı için şu örnek verilebilir: Bedenimiz belli frekanstaki elektromanyetik dalgaları algılayabilecek bir donanıma sahiptir; radyo dalgalarını, x ışınlarını algılayamaz. Bu da bize şunu gösteriyor; başka türlü bir hakikatin de olabileceğini kabul etmeliyiz. Tamemen farklı bir algılamaya da sahip olabilirdik. Verili halimiz belli bir algılama kapasitesine sahiptir. Başka türlü bir algılama için bu halin değişmesi ya da yetkinleşmiş araçlar gerekir. Ulaştığımız hakikatin biricik olmayabileceğini bilmeli, bunu, yapı ve donanım olarak ulaştığımız bir hakikat olarak kabul etmeliyiz.

Çare olarak ilk akla gelen duyularımızın sınırlılığıdır. Ancak Kant, duyu organlarımızın yetersizliğinden kaynaklanan nedenler üzerinde durmuyor. Ona göre, bu noktaya saplanıp kalırsak deneysel bir yetkinleşme tartışması etrafında dolanıp dururuz. Bu da çözüm olarak daha farklı ışık dalgalarını, ses frekanslarını geliştirerek aşılabilir bir sorundur. Oysa Kant, nesnenin önüne serilmiş olduğu öznenin (dünyaya bakan insanın) belli türden duyumsal kapasitelere, yine belli türden entelektüel ve kavramsal kapasitelere sahip olması gerektiğini söyler. Eş deyişle; bunun için başka türlü bir düşünme tarzı önerir.

İlk iki önermeyi yetersiz görüp yeni bir önerme ileri sürmesinin nedeni de bu “başka türlü düşünme’’ye çağrıdır. “Yalnızca akılla bilebiliriz’’ diyen önermeyle “yalnızca deneyle bilebiliriz’’ diyen önermeye eşit karşı çıkar. Kant’a göre bir şeyi akılla da, deneyle de bilebiliriz. Akılla bilip de deneyle doğrulayamadığımız şey de doğrudur, deneyle doğruluğunu ispatladığımız ama bir mantığa oturtamadığımız şey de doğrudur. Esas olarak bu ikisini de içeren ve aşan bir bilme biçimine sahip olduğumuzu anlamamız gerekir: Bu da SEZGİ’dir, der. Duyu organlarımızın kapasitesiyle değil, öznenin belli bir algılama tarzı olan duyusal sezgiyle ilgilidir. Özne belli yeteneklere sahip olmadan duyusal sezgi yoluyla algılayamaz ve bunlar da deneyimi mümkün kılan zorunlu koşullardır.

Kant, tüm algı ve deneyimlerimizin bize zihinsel ve duyusal donanımımız aracılığıyla ulaştığını söyler. Bu nedenle biz dolayımsız olarak şeylere ulaşamayız. Bir şeyi anlamak istiyorsak ona “deney’’ veya “sezgi’’ yoluyla ulaşabiliriz. Bilgiyi elde etmek bu iki şeye bağlıdır. Bunların dışında bir bilgi bilinebilir değildir. Öznenin bu yolla elde edeceği bilgi de zaman ve mekan boyutları içinde algılanabilir. Zaman ve mekan deneyiminden başka bir gerçeklik yoktur. (*)

Kant’ın ulaştığı sonuç; bilim “kendinde şeyler’’, “kendinde olduğu şekliyle dünya’’ hakkında bilgi edinemez; o yalnızca deneyim dünyasını bilebilir. Bu da “fiili ve mümkün deneyimin dünyası’’dır. Kısacası Kant, “gerçek dünyayı bilemeyiz, yalnızca kendi algımızda oluşan dünyayı bilebiliriz’’ der.

Kant’ın Felsefesinde Ahlak

Yukarıdaki giriş Kant’ın felsefesi hakkında genel bir bilgilenme içindir. Ahlak konusu bu genel bakış açısı içinde anlam kazanacaktır.

Ahlaki ve dini inançlara mecbur olduğumuzu ileri süren Kant, bunların kaçınılmaz olarak bizi “tanrı’’ ve “ruh’’ ile ilgili özde deneysel olmayan metafizik öğretilere götüreceğini ileri sürer. Bu inançlar bizim ilkel ahlaki inançlarımıza dayanır, der. Dolayısıyla Kant’a göre ahlak dinden türememiştir; tersine din en ilkel ahlaki yargılarımıza dayanarak gelişir. Teolojinin ve metafiziğin dayandığı üstyapı ahlaktır. Bu nedenle insanda ahlaki yargı en eski yargılardır.

Sezgi’yi ön plana çıkarmak ve ahlakı dinin temeline yerleştirmekle Kant, felsefede önemli bir açılıma imza atmıştır. Bu, üzerinde durulması gereken iki noktadır. Kant felsefesinin bu önemli özellikleri, ahlaki yargıların oluşumu konusunda tartışmalı tespitlerle gölgelenir.

İnsanın ahlaki yargılarla davranabilmesi için belli bir seçme özgürlüğünün olması gerektiğini söylerken, özgürlüğü temele yerleştirir. Buna göre, ahlaklı davranabilmem için farklı seçeneklerimin de olması gerekir. Seçme özgürlüğümün olduğu bu bölge irademi yansıtmamı sağlayacaktır. Bu da varlığımın bir parçasının hareket halindeki maddenin deneysel dünyasından bağımsız olmasını gerektirir. Örneğin; zorunlu olarak fedekarlık yapıyorsam bu fedakarlık olmaz. Fedakarlığın tam olabilmesi için başka türlü davranma imkanımın da olması gerekir, (bencillik yapma seçeneğim de olmalı); fedakarlığı ben istemeliyim (başkası dayatmamalı). Kısacası “özgür olmak’’ bilimsel denilen yasalar tarafından yönetilmeyip iradi davranabilmektir.

Başlangıçta, Kant felsefesinin çıkış noktasının empirizmle öncesinin arasındaki çatışmanın yarattığı tıkanıklık olduğunu işaret etmiştik. Kant, iki dünyanın varlığına işaret ederek bunu aşmaya çalışır:

  1. Kendinde şeyler dünyası – Bizim dışımızda varolan dünya,
  2. Fenomenler dünyası – Bizim algı ve deneyimimizle oluşan dünya.

Kant’ın ahlaki kavramları fenomenler dünyasının dışındadır. Bu durumda Kant ahlakında bir paradoks oluşuyor. Eğer fenomenler dünyasına ait olsalardı onları deneyimleyerek anlardık. Ama “kendinde şeyler’’  dünyasında oldukları için onları deneyimleyemiyoruz. Böyle olunca onları nasıl anlayabiliriz ki? “Özgür irade, “ahlaki karar’’, “ahlaki yargı’’ vs. nasıl bilinebilir? Bunlar gerçek dünya üzerinde nasıl etkide bulunabiliyorlar?

“Kesin Buyruk’’

“Öyle davran ki, senin istencinin maksimi her zaman genel bir yasa koymanın ilkesi olarak geçerlik kazansın.’’ (2)

Kant’ın kesin buyruğu, onun ifadesiyle Maksim’idir. Kant’ın Maksim’den kastı “öznel ilkeler’’dir. Bu kavramların açılımı için kısa bir paragraf açılabilir.

Kant’ta “pratik ilkeler’’ iradenin genel belirlemesini içeren önermelerdir. Birçok pratik kuralı kapsayan bu ilkeler de belli koşullara sahiptir:

  • Eğer öznenin iradesine bağlıysa bunlar öznel ya da Maksim’dirler,
  • Eğer her akıl taşıyan varlık için geçerliyseler nesnel ya da pratikler.

Buna göre; bir önerme benim özgür irademe bağlıysa Maksim’dir ve özneldir; aklımı kullanarak edindiğim bilgilerden doğan yasalar ise pratik kurallardır ve nesneldirler. Pratik kural, iradi gücü olmayan bir varlık için buyruktur. Maksim ancak kesin buyruk olabilir.

Böylece Kant “kesin buyruk’’, “pratik buyruk’’ gibi kategorilere ulaşır. Bunu şu örnekle açıklar: Birine diyoruz, “Gençliğinde tutumlu olmazsan, yaşlanınca dara düşersin.’’ Bu bir pratik buyruktur ama özneldir; her durumda aynı oranda geçerli olmaz.

Kant’ın ahlak anlayışını oluşturan alt önermelerle “kesin buyruk’’ desteklenmektedir:

  1. Önerme: Gerçek olması istenen bir nesne veya olayı, iradeyi belirleme nedeni olarak varsayan bütün pratik ilkeler deneyseldir ve pratik yasaları ortaya koyamaz.

Bir şeyin gerçek olmasını istiyorum. Örneğin özgür olmak istiyorum (bir tutsak olarak). Eğer bunun için eyleme geçer ve eylem için kural belirlersem, bu deneyseldir. Çünkü özgür olma istemim a priori (önsel)’dir, bana ne kazandıracağını bilmiyorum; haz, acı veya ilgisizlik doğurabilir. Bu nedenle deneyseldir; kendi kişisel yönelimimi belirleyen nedeni aynı zamanda koşul haline getirmişim. Bu nedenle özgürlüğe ulaşmak için oluşturduğum ilkeler ancak deneysel olabilir; genel bir ilke olamazlar.

Bir diğer gerçeklik de bu istemimin yalnızca “benim için’’ zorunlu olmasıdır. Yani nesnel bir zorunluluğa işaret etmez. Öznel olduğundan da yasa olamaz. Sadece Maksim olabilir.

  1. Önerme: Bir nesnesi olan pratik ilkelerin hepsi, ilke olarak bir ve eş türdendir. Hepsi de ben-sevgisi ya da kişinin özel mutluluğu ilkesine bağlıdırlar.

Bir nesneye yönelen pratik kurallar istek duymaya dayanır. Nesnenin varoluşuna duyulan istek, nesneye istek duymayı da belirleme nedeni olur. Bu durum öznenin duyumlama yetisinin de temelini oluşturur.

Özgür olmak isteyen “ben’’ için özgürlük bir nesneyle somutlaşmaktadır; dışarı çıkmakla. Bu durumda “özgürlük’’ benim için varoluşsal bir neden olmaktan çıkıyor. Maddi bir nesneye sahip olmamla (dışarı çıkmamla) ilişkili hale geliyor. İstemim nesneye bağlıdır: Dışarı çıkarsam özgürüm. Bu şekilde özgür olmayı “ben’’in dışarı çıkmasıyla sınırlandıran ve kişisel tercihlerimin en üstüne yerleştiren ben-sevgisi’dir.

Tutsak olan benim için gayet çekici gelen bu nesne, özgürlüğün yeter koşulu olursa “dışarı’’da olanlar için yeni bir tanım bulmak zorunda kalırız. Böylece özgürlük için asla genel bir ilke oluşturamayız; her bireye göre yeni bir tanım inşa ederek kavramı belirsizleştiririz. Buna yol açan da bendeki “istek duyma’’dır.

İstek duymanın nedeni nesnenin var olmasından duyulan haz mı, yoksa nesneye dair kişisel beklenti ve tarzlardan doğan haz mı? Kant iki temel kaynağı da yeterli görmez; ister zeka belirlesin isteğimizi isterse akıl, sonuçta bunların iradeyi belirleme koşulu haz duygusudur, der. İstek ve beğeni yalnızca deneysel olarak bilinebilen ve özdeş yaşam gücünü uyaran olgulardır. Bu nedenle tek ve eştirler; hem biricik hem de ortaktırlar; herkeste biriciktirler. Bu durumda neye göre hangisini tercih ettiğimizin de önemi kalmıyor. Bu makaleyi okumayı bir film izlemeye, bir dost toplantısını bir konsere vs. tercih etmemizin yoğunluk bakımından bir farkı kalmıyor. Bunları tercih ederken zekadan mı yoksa duygulardan mı etkilendiğimizi düşünmeyiz. Akıl pratik bir yasayla, haz ve acı duygusu işe karışmadan, dolaysız olarak iradeyi belirler; ancak akıl olarak pratik kalabilir. Bu da ona yasa yapma gücü verir.

  1. Önerme: Akıl sahibi varlık Maksim’lerini (bireysel isteklerini) genel yasalar olarak düşünürse (herkes uygun olsun derse) bunlar iradenin içeriğini değil sadece biçimini belirleyen ilkeler olabilir.

Özgür olmak istiyorum ve bu isteğimin genel bir yasa olmasını istiyorum. Ancak bu sadece biçim olarak genel bir yasa olabilir. Özgürlük istemi irademi hayata geçirmişse, iradem deneysel bir koşula bağlı olur: (dışarı çıkmaya). Bu nedenle pratik bir yasa olmaz. Ben dışarı çıkınca hükmü biter; dışarıdaki biri için zaten geçersizdir. Özgürlük istemimin öznel mi yoksa genel mi olduğunu ancak deneyerek anlayabilirim. Subjektif bir istemi genelleştirmek istesem çatışma çıkar; çünkü bireylerin istekleri aynı ve özdeş değildir; kaldı ki aynı olunca da çatışabilirler.

Kant’a göre, bizi herhangi bir nesneye bağlamayan gerçek özgürlük kavramına ulaştıracak olan şey AHLAK YASASI’dır. Ahlak yasasının bilincine varmamız gerek. Aklın bu yasaları bize buyurmasındaki ihtiyacı göz önünde tutarak, önümüze koyduğu bütün deneysel koşulları ayıklayarak ahlak yasasına ulaşabiliriz. Ahlak yasası önce bir buyruk biçimindedir. Buyruk iradeyi eyleme zorlar, eylem ise görev tayin eder. Ahlak yasasından doğan bu görev kutsaldır.

  1. Önerme: İrade özerkliği bütün ahlak yasalarının ve onların uygun ödevlerin tek ilkesidir. Buna karşın kişisel tercihin bütün dış otoriteye bağımlılığı herhangi bir yükümlülüğün temeli değildir ve irade ahlaklılığına da terstir.

Kant’a göre ahlaklı olmanın ilkesi:

  1. Yasa herhangi bir nesneye değil genele dönük olacak,
  2. Kişisel Maksim’i bir ilkeye dönüştürebilecektir.

Genel bir yasaya göre davranmak ahlaklılık demek değildir. Ahlaklılık kişisel-irade bir eylemden doğar ve bu eylemin herkes için uygun olacak kadar genele dönük olmasını şart kılar. Kendim için koyduğum bir kural herkes için uygulanabilir olmalı. Yukarıdaki örnekte özgürlük istemim genel bir yasa olamaz, çünkü koşulu benim dışarı çıkmamdır. Bunu, herkesin özgürlüğünün sağlanabileceği bir biçime büründürürsem onu sınırlandıran öğelerden kurtarıp yasa haline getirebilirim.

Kant’ın “kesin buyruk’’u böyle bir çıkarsamaya dayanır.

“Kesin Buyruk’’un Anlamı

Bu formül hangi durumlarda geçerlidir? Kant’ın verdiği örnekleri yorumlayan Akarsu (3) kısaca yorumlar: Öncelikle intihar etmeyi düşünen bir insanın bu davranışı ahlaki ödeve aykırı mıdır diye sorar. Kant, bunu doğaya (ve insan doğasına) aykırı bulur, çünkü doğal olan yaşamın sürdürülmesidir, der. İkincisi, yerine getirmeyeceği bir sözü veren birisinin davranışı da ahlaki değildir, çünkü yalan söylediğini kendisi biliyordur. Üçüncüsü, yetenekli bir insan kendi kararıyla bu yeteneğini uygulamamayı seçerse ahlaka uygun davranmamış olur, çünkü her akıllı varlık yeteneklerini geliştirmeyi seçer. Son olarak, yapabildiği halde, yardıma muhtaç birine yardım etmeyen de ahlaka aykırı daranmış olur, çünkü insan soyu dayanışma ile ayakta kalabilir.

Yukarıdaki dört örnek de kendi davranışlarını ahlaki bir ilke olarak kabul ettirmeye çalışmaktadırlar, ancak bu mümkün değildir. İnsan neden davranışlarını bir ahlaki ilkeye uydurmak zorunda hissediyor kendisini? Neden kendi davranışının bir ahlaki ilke olmasını ister? Bu, insan için neden temel bir şart olarak varsayılıyor? Kant’a göre bu, insanın eylemlerinde özgür olmasının temel koşuludur. Birinci örnekte kendisi araçsallaştırılmıştır, ikincisinde yalan söyleyerek başkasını araçsallaştırmıştır, üçüncü örnekte ödeve ters davranmıştır, son örnekte ise kendi doğasına ters davranmıştır. Oysa insan doğası gereği eylemlerinde özgür olmak durumundadır. Etki altında kalmadan davranışlarını düzenlemelidir.

Kant için formüller ve alt formüllerle devam eden ve ahlakın temelini oluşturan bu yasa ahlakın odağındadır. Schopenhauer bunu Museviliğin “on emir’’inden türeme, empirik bir temeli olmayan, despotik bir buyruk olarak adlandırır. Ona göre bu, içerikten yoksun bir yasadır. (4)

Hegel için, belirli ilkelerimiz olmadığı için “kesin buyruk’’ anlamsızdır. Bunun ulaşılabilir olmadığını söyleyen Hegel, “içeriksizlik’’ eleştirisini destekler. (5)

Nietzsche, “Ahlaki yargının sağlamlığı senin kişisel alçaklığının, kişiliksizliğinin kanıtı olabilir.’’ der. (6)

Schopenhauer’in anlatımında ahlak belirli bir dine (önce Museviliğine sonra Hristiyanlığa) bağlanarak önemsizleştirilir. Bu kronolojik hatada Kant’ı eleştirmekten çok ahlakı hiçleştiren bir yaklaşımın etkisi vardır. Gerçeklikte önce toplumsal ahlak vardır, bu, dinin-teolojinin oluşumunda araçsallaştırılan, kullanılan bir toplumsal mirastır. Din bu toplumsal vicdanı soğurur ve kendine ait kılar. Felsefi etik ise bundan iki yönlü etkilenmiştir: Toplumsallıktan beslenen felsefe ve teolojik etiğe dayanan felsefe olarak. Schopenhauer Kant’ı eleştirirken tüm felsefi etiği Musevilik ve Hristiyanlıktan türetilmiş göstermektedir. Schopenahuer Kant’ı değil, esasen ahlakı da yadsır. Ona göre her ahlak kendine temel ilkeler-yasalar tayin eder. Bunların çoğu da birbirine çelişiktir. Bu nedenle bir üst-yasa tespit etmek anlamsızdır. Oysa bir davranışa yönelik bir yasa olsaydı belki daha anlamlı olurdu, der. Örneğin “çalmayacaksın’’ gibi. Oysa der, Kant karşılıksız bir davranış öneriyor.

Hegel, evrensel bir ilkenin belirli postulatlara sahip olması gerektiğini belirtir. “Belirli bir durumdaki koşullar bütününde herkesin ona göre eylemesinin istenebileceği; değişen durum ve koşullara göre değişmeyen’’ bir ilkenin olması gerektiğini söyler. Buna göre, Kant’ın bizden ne istediğini bilemiyoruz; yalan söylememizi mi, doğruyu söylememizi mi. Buna kişini kara vereceğini söylemek gerçekçi değildir. Kişi yalancı olabilir, yalanı sevebilir vs. Bunu belirleyen başka bir üst-yasa daha olmalıdır.

Nietzsche’nin eleştirisi daha serttir. “Kesin buyruk’’un tanrısal olduğunu, buna inananın da sürü olduğunu söyler. Musevilik’ten etkilenme eleştirisine katılırken, Museviliğin de, “doğanın zıddına varana kadar doğasından uzaklaştırılan ahlak yasası’’ olduğunu söyler. Oysa olması gereken doğal ahlaka dönmektir, der. “Benim görevim, görünüşte özgürleşmiş ve doğasından uzaklaşmış ahlaki değerleri kendi doğalarına geri döndürmektir -yani kendi doğal ‘immoralite’lerine.’’

Kant ahlakın temeline bir ilke koyar ve bunu evrenselleştirmek ister. Evrenselliğin üzerinde yükseleceği temelin ne olması gerektiği konusunda da insanın doğasına sığınır. Bu doğa “çıkar’’a göre davranmayı reddeder, onunla çelişir; davranışının “yaygın’’ hale gelmesinin ister ancak bunu da koşullara bağlar; ancak evrensel bir yasa olmasını isteyeceği gibi davranır.

Yukarıdaki görüşler bir fikir oluşturmaya yardımcı olmaları açısından işe yararlar. İlk bakışta çekici görünen “kesin buyruk’’un üzerinde düşünüldüğünde çeşitli sorunları içerdiği anlaşılmaktadır. Binhabip, “Ahlaki yargı, bir hayatımızı oluşturan bir insan ilişkileri ağına gömülü olmamız yüzünden ‘zaten her zaman’ uygulamakta olduğumuz yargıdır.’’ der. (7) Diğer alanlardaki yargıları uygulayıp uygulamamak bize kalmıştır ama ahlaki bir yargıyı uygulamak zorundayız. Çünkü ahlaki yargı hayat alanımızı kapsar, uygulamama seçeneğimiz yoktur. Toplum uygulamayanı dışlar.

Binhabip’e göre ahlaki eylem, öteki alanlara yönelik ve ötekilerin ortaklığıyla icra edilmiş eylemdir. Bu da üç biçimde açığa çıkar:

  1. Bir kişinin ödevlerinin değerlendirilmesi,
  2. Eylemlerin, bu ödevleri yerine getiren eylemler olarak değerlendirilmesi
  3. Düsturların eylemde cisimleşmiş olarak kabul edilmesi…

Bu bir özdeşlik kurmak değil; ötekini hesaba katmaktır.

Sonuçta, tekil bir olaydan bir ahlaki ilkeye ulaşamayız; ahlaki eylemlerimiz ahlaki yeterliliğe sahip olup olmamayla bağlantılıdır; ve ahlaki davranmak için ahlakın tarihselliğini-toplumsallığını bilmek gerekir.

“Kesin buyruk’’ bireysel vicdana seslenen, bireyi sorumluluklarına çağıran özellikleri nedeniyle ahlak için önemli bir çağrı yapıyor. Bireyin toplum karşısında ödevlerini hatırlatan, onu bir kendisiyle hesaplaşmaya davet eden bir düsturdur. Bunun yanında “ben’’ ve “öteki’’ ayrımına oturan ve “buyurgan’’ olma özelliğiyle yansız-tarafsız bir seyir izliyor görünse de, özne adına, “konuşan ben’’ adına bir davranışı belirleme cesaretini gösterir. Kişisel bir davranıştan toplumsal bir ilke oluşturmaya kalkışır. Bu “kişi’’nin ahlaki olarak “yetkin’’ olması koşulunu öne sürmesi de onu “belirleyen-ölçü koyan’’ özne durumuna düşmesini de engelleyemez.

Kendi için yaptıklarının başkalarınca da bir ölçü olarak görülmesini istemek, haklı olunduğu zamanlarda bile bencilce görünebilir. “Ben’’ adam öldürmeyi kendisi için “iyi’’ olarak değerlendirip, bunun kendi başına da gelmemesi için tedbir alabilir. Ya da birey gerçekten geçerli olabilecek bir istemde bulunabilir, ancak bunun için de herkes tarafından benimsenen evrensellikten ne kastedildiği netleştirilmelidir. Sayıca daha çok insanın benimsemesi mi, belirli bir zaman ve mekan geçerli olması mı, yaygınlığı mı, özneye göre doğruluğu mu? Burada “herkes’’in nasıl konumlandırıldığı ve neye göre belirlendiği de ayrı bir soru olarak karşımıza çıkar.

Bir öznenin davranışından evrensel bir ilke çıkarmanın zorluğu, bir cemaat veya halk için de benzer bir nedenle vardır. Dolayısıyla onu birden fazla insanın oluşturmuş olması da ilke haline getiremez. Evrensellik bireysel veya grupsal davranışların ötesinde, belirli bir tarihselliği de içermelidir.

“Kesin buyruk’’ öznenin davranışının kabul görmesini de belirler. “Benim davranışım ahlaki olursa, bunun taraftar kazanması ve kendini çoğaltması mümkündür’’ gibi bir ön kabulden hareket eder. “Rızanın imalatı’’ gibi genel bir ideolojik yönlendirme, manipülasyon ve farklı yöntemlerle doğruların tersyüz edildiği bir zeminde doğru davranışın kendini örgütleyeceği beklentisi her zaman bir hayal olarak kalacaktır. Farklı çıkar grupları, çatışan taraflar ve bölünmüş bir toplumsallık gerçeği varken doğru davranışın yayılmasını beklemek esas olarak bir şey yapmamaktır.

Bölünmüş bir toplumsallıkta, ahlaki bir yargı için hangi tarafın ölçüleri esas alınacaktır? Bir kez bir biçimde doğru bir davranış bulununca, bunun devamı için her seferinde yeniden yeniden sağlama mı yapılacaktır? Koşullar karşısında normların aynı haliyle kalması düşünülemeyeceğinden, doğru ahlaki davranış için her seferinde “iyi niyetli’’ bir özne mi aranacaktır? Bu durumda iyi davranışı belirleyen özne ortaklaşmayı sağlayabilecek midir?

Kant, devletli uygarlık içinde çözüm arayan bir önerme geliştirir. “Etik adı altında Antikçağ ve Yeniçağ filozoflarının (Platon, Aristoteles, Kant başka olmak üzere) giriştikleri çözümlemeler, daha çok devlet teorisine girişten öte bir katkı sunmamıştır. Daha doğrusu bireyi, toplum üyeliğinden devlet üyeliğine geçirmenin ön hazırlıkları gibidir. Sanki ahlakın görevi, bireyi, devleti için en yararlı hale getirmekmiş gibi bir yaklaşım sundukları açıktır. Kısacası ahlaki yorumları uygarlık yanlısıdır.’’ (8)

Toplum ahlakını “yapılabilir bir şey’’ olarak görmenin etkisiyle bir “özne’’ ahlakı inşa edebilir bir pozisyonda tutulmaktadır. Kant bunu “üst-ilke’’ olarak tespit edip kategorik olarak yorumlasa da, toplumsal bir yaratım olan ahlak bireyin tekil davranışına indirgendiğinden, toplumsal bağlamından kopartılmaktadır.

Demokratik Uygarlık Paradigmasında Ahlak

Kant’a gelene kadar ahlaki yaşam olması gereken bir insan tanımı ve buna göre oluşmuş bir dizi kural ve talimatı içerir. Bu süreçte ahlak inancın buyurduğuna göre davranmaktır.

Bugün kapitalist uygarlık toplumsal olan her şeyi ahlaktan “kurtarmış’’ evrensel ve toplumsal düzeni hukuka devretmiş olduğundan, “adalet’’ tek başına merkeze oturtulmuştur. Yeni ahlak tamamen erkek egemenliklidir. Erkeğin kendisi için iyi göreceği her şey kadının aleyhinde olacaktır. Kendine bir “mahrem alan’’ yaratan erkek, kadını ve haneyi bu alanla tanımlayıp, toplumsal işleri ve normları da kendi tekeline almıştır.

Ahlak, artık hane-kadın-mahremiyet denilen alana karışmamaktadır. Bu alan tamamen erkeğe bırakılmıştır. Erkek, kadın ve aile üzerinde her türlü tasarrufa sahiptir. Ahlak yalnızca “kamusal alanda’’da hukuktan, dinden ve diğer kurumlardan boş kalmış alanlara hitap etmektedir. Bu da, hiçbir yaptırımı ve belirli tanımı olmayan “bireysel vicdan’’dır. Tanımsız, şekilsiz ve öznel bu “vicdan’’ın uygulanmaması durumunda da toplumla veya kurumlarla herhangi bir çatışma riski de söz konusu değildir.

Toplumsal oluşumda oynadığı rolle karıştırılınca ahlak için bu düşüşten öte, bir tükeniştir. Toplumun çekirdeği olan klan insan ilişkilerinin kendisini üretebilme yeteneği sayesinde gelişmiştir. Toplumsallaşmayı sağlayan bu özellik esnek zekanın, eş deyişle uyum sağlamanın var olmasına dayanır. Esnek düşünme kapasitesi bir arada yaşamayı mümkün kılmaktadır. Bu da uyum için gereken norm ve kuralların bireyler arasındaki ilk bağları oluşturması demektir. Yaşamak için ortak yargı, değer, norm ve kuralların oluşması toplumsallaşmanın da zeminini oluşturur.

Klan sadece maddi yaşam alanı değil, ondan çok daha öte, toplumun ruhudur. Klanın temelinde de, insanın bilinçaltında toplumsallaşmanın var olması gerçekliği vardır. Bu yapı her seferinde yeniden yeniden kendini uyarlama yeteneği sayesinde ayakta kalır.

Toplumsallıkta oynadığı rol itibariyle ahlakın önemi günlük davranışlarımızın düzenlenmesinin çok ötesindedir.

  1. Toplum için ahlak ontolojiktir.

Toplumun başlangıcı ahlakidir. Bir araya geliş-toplumsallaşma ahlaki normlar üzerinde olur. Toplumu oluşturan esnek zeka da öz olarak ahlaktan beslenir. Esnek zeka, düşünerek iş yapmadır; düşünce ile eylem arasındaki kuralı belirler. Tüm toplumsal yaşam aktiviteleri de buna bağlıdır.

Ahlaki kurallar, yargılar toplamının özüdür, anayasasıdır. Bu nedenle toplum ahlakla özdeştir. Öcalan bu durumu şöyle ifade eder:

“Toplumsal olan her şey ahlakidir. Ahlaki olan her şey de toplumsaldır.’’ (9)

Çelişen-çatışan bir durumda Kant, bireyin ne istediğine; isteğiyle yaptığı eylem arasındaki uyuma-uyumsuzluğa bakar. Böylece doğru bir davranışı yanlış bir perspektiften önererek, belirsiz bir ahlaki olup-olmama ölçüsü koyar ve onu toplumsallıktan uzaklaştırmış olur. Kant’ın ahlakı dinden önceye yerleştirmesi ve sezgiyi temel alması gibi olumlu tespitlerinin yanında ahlaki ölçü olarak salt bireyi göstermesi onu “uygarlık yanlısı’’ bir ahlaki yoruma yönlendirmiştir. Normların insan yapısına uygun olmasını bekleyerek özünde insanı araçsallaştırma hatasına düşer. Oysa ahlak bireysel olduğu kadar toplumsaldır; üretimi de, denetimi de. Dolayısıyla onun doğruluğu da toplumsallığıyla ölçülür.

  1. Ahlak “toplumsal vicdan’’dır.

Belki de ahlaka verilen en büyük zararlardan biri de onu bir “üstyapı kurumu’’ diye adlandırıp toplumsal zeminden soyutlamak ve uzaklaştırmaktır. Ahlak için altyapı-üstyapı bölünmesi yetersiz kalır. O bir zihinsel üretim olduğu kadar maddi yaşama da dayalıdır. Ekonominin, dinin, siyasetin, demokrasinin vs. kurallarını, normlarını ve topluma uygunluklarını belirler.

Ahlakın özü olan “iyilik’’, “mutluluk’’ diğer toplumsal yaratımlar olan “doğruluk’’ ve “hakikat’’le iç içe toplumsal vicdanı oluştururlar. Bunlarsız toplumun zihinsel veya maddi kurumları düşünülemez. İnanç için de, çalışma için de ahlaki normlar gereklidir. Keza toplumun özünü oluşturan özgürlük, eşitlik ve demokrasi de ahlakla birlikte anlam kazanırlar.

  1. Ahlak toplumsal hafızadır.

Ahlakın üstlendiği temel rol toplumun varlığını sürdürmesini ve ayakta kalmasını sağlayacak kuralları oluşturma ve bunları uygulama gücüne kavuşturmadır. Dolayısıyla kolektif bir düşüncenin ürünüdür. Toplumun değişim-dönüşüm kapasitesini barındırır. Toplumda var olan farklılıkların korunmasına ve farklılıklar temelinde birliğin sağlanmasına yoğunlaşır.

“Ahlakın tahribi, toplumun tahribiyle eş anlamlıdır.’’ (10)

Toplumun başlangıcı ve evrilme yeteneği ahlaka dayandığından, toplumsal değişimin sınırlarını ve yönünü en iyi tespit edecek olan da ahlaktır. Toplum için neyin iyi veya kötü olduğunun cevabını ahlakın tarihselliğinde bulmak mümkündür.

  1. Ahlak kural olduğu kadar uygulama gücüdür de.

Zihinsel bir eylem olan ahlak, toplumsal işlerin iyi olmasıyla ilgilidir. Tekil bir öznenin kural-ölçü belirlemesi yerine, kolektif bir yoğunlaşmayla iyi işleri tespit edilmesiyle ölçüler oluşur. Bir kişinin iyi yaptığını düşünmesi ve bunu ötekine de ölçü olarak dayatması ahlakı değil, bireyciliği oluşturabilir. Ahlak ise toplumun tüm bileşenlerinin bir araya gelmesiyle, yapılacak işlerin en iyi nasıl yapılacağının tartışılmasıyla ortaya çıkar.

“Genel için iyi olduğunu düşündüğün şeyi yap’’ tarzındaki düstur yerine, “hepimiz için iyi olanı bulmalıyız’’ demektedir. Bu durumda ahlaki yaşam;

  1. İyi işler üzerine düşünme: Zihinsel faaliyet,
  2. İyi işleri tespit etme: Demokratik tartışma,
  3. İyi işler hakkında sonuçlara ulaşma: Ortak yargılar oluşturma,
  4. İyi işleri iyi şekilde pratikleştirme: Yönetim ve uygulama gücü,

Süreçlerinin hepsini kapsar.

“Demek ki ahlak ve demokrasinin kaynağı aynıdır. O da toplumsal pratiğin kolektif zihni ve iş yapma yeteneğidir.’’ (11)

Sonuç

Kant’ın “kesin buyruk’’u, öz olarak devletli sistem içinde yaşamayı bilmeyi öğütleyen bir buyruk olarak değerlendirilebilir. Uygarlık yanlısı bir ahlaki yorumun dillendirilmesidir.

Kant, ahlaki bir yargıyı özelden genele giderek oluşturmakla esasen ahlakın kaynağından uzaklaşmıştır. Ahlaki normları birey tek başına oluşturmaz; birey-toplum dengesiyle, uyumuyla ve kolektif bir yaratım süreciyle oluşurlar. Tekil bir olay genel için norma dönüşecekse, bu ancak genele uygun olması şartıyla olabilir.

Tekil bir olay, ahlaken doğru olsa bile ancak çok özel durumlarda genelleşebilir. Bu özel durumlar dışında birey toplumsal birikime uygun davranır. Toplumsal hafıza bireyin davranışlarını da belirler. Bireyin doğru sayılan davranışı toplumsal doğaya uygun olan davranıştır. Örneğin zor koşullarda ölümü göze alıp fedakarlık yapan birey fedakarlığı toplumsal doğadan miras almıştır; bencillik tarafından üstü örtülen bu cevheri uygun koşullarda açığa çıkarmıştır. Dolayısıyla ahlaka uygun davranan birey toplumsal hafızaya, vicdana uygun davranmıştır.

Kant’ın “kesin buyruk’’unun tıkandığı nokta, birey-toplum dengesindeki bu gerçekliğin kurulamamasıdır.

1) Pozitif Diyalektik (PoDi), Abdullah Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Paradigması’nın diyalektik yorumu. “Evrensel akış diyalektiği’’ ya da “Pozitif Diyalektik’’ söz konusu yorumu tanımlamak için tercih edilmektedir.

* Kant’ta sezgi zamansal ve mekânsaldır. Zaman ve mekan duyu-deneyim’den türetilmiş aksiyomlar değildir; sezginin öncülleridir. Deneyimden önce gelir ve deneyimi koşullar. Bu sezgi de iki çeşittir: 1- Ampirik sezgi, duyu organlarıyla gerçekleşir, 2- a priori sezgi, deneyle ulaşılan şeye yapı kazandırır.

2) Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Çev. İ. Z. Eyüboğlu, Say Yay. 8. Baskı-2013, s.58

3) Prof. Dr. Bedia Akarsu, Immanuel Kant’ın Ahlak Felsefesi, İnkılap Yayınları, 5. Baskı, 1999

4) Der. İoanna Kuçuradi, Barışın Felsefesi, 200. Ölüm Yıldönümünde Kant, Türkiye Felsefe Kurumu Yay. 2006

5) Kuçuradi, age.

6) Nietzsche, Şen Bilim, Çev: Levent Özşar, Asa Kitabevi Yay. 2003, s.335

7) Şeyla Binhabip, Modernlik, Evrensellik ve Birey, İletişim Yay. s.169

8) Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü, Cilt 3, Amara Yay. s.311

9) A. Öcalan, age, s.311

10) A. Öcalan, age, s.232

11) A. Öcalan, age., s. 312

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

CEVAP VER