Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

“Mister Jones, ‘İnsan neden ibarettir?’ sorusuna yine kendisi cevap verir: ‘Bilim adamlarının kısa bir süre önce yaptıkları hesaplamaya göre, günümüzde ortalama bir İngiliz şunlardan oluşuyor; on galon su, yedi kalıp sabun yapabilecek kadar yağ, dokuz bin kalem ucuna yetecek kadar kömür, orta büyüklükte bir çivi yapılacak kadar demir, küçük bir kümese badana yapabilecek kadar kireç, çok az miktarda magnezyum ve bir köpeği pirelerden kurtaracak kadar kükürt; iddiaya girerim ki bütün bu maddeleri pazardan beş şiline alabilirsin. İşte insanın fiyatı!”

“Ateşi Çalmak” – Ognyana Serebryakova

Klasik anlamda episteme denilen felsefe dalı, insanların doğal olarak edindikleri sıradan bilginin ardındaki hikâyeyi araştırır. İnsan bilgisinin doğasını, kaynaklarını, sınırlarını tartışır. Bu, öylesine incelikli bir iştir ki; filozoflar, bu irdeleme ve arayış sürecinin ardından torbalarını yeni kuramsal sorunlarla doldurarak yine insanlığın başına bela eder.

Foucault, “episteme”nin tanımını bildiğimiz klasik anlamıyla tanımlamaz. Ona göre episteme, belirli bir toplumsal ve entelektüel ortam ya da bağlamda düşünülebilecek veya söylenebilecek olanı belirleyen tarihsel düşünce yapılarıdır. Bir nevi Foucaultcu literatürde episteme, “söylem”in çerçevesini zamana ve kültüre bağlı olarak meydana getirir. O’na göre Rönesans döneminde episteme, benzerlik arayışından oluşurken, 17. yüzyılda yüzyılda ise aranan şey, farklılık ve karşıtlıklar olmuştur. Öte yandan modern episteme, insani özne kavramının ve insan bilimlerinin doğuşuna yol açmıştır -ki bunun mimarı olarak karşımıza Descartes çıkar.

Foucoult’nun mihmardanlığında epistemenin tarihsel macerasına baktığımızda, epistemenin Descartes’a gelene kadar Platon-Aristo tarafından yüzyıllarca tutsak edildiğini görebiliriz. Batı felsefesi, tikel açıklamalara karşı, genel ve evrensel açıklamaların ortaya atılmasıyla başlamıştır denilebilir. Zira işe tikel-tümel ayrımı yaparak başlamışlardır. Tikel deyimi fani ve değişebilir olan, yani günlük yaşamda karşılaşabileceğimiz herhangi bir nesne demektir. Tümel ise, tikellere kimlik kazandıran evrensellerdir. Belli bir nesnenin (tikelin) kelebek olabilmesi için kelebekliği (tümel) barındırması gerekir. Bilmek ancak genel kavramlar (tümeller) aracılığıyla mümkün olduğundan, Platon’a göre episteme tümellerdir. Değişen hiçbir şekilde bilinmeyeceği için insan zihninden bağımsız ve değişmez bir varlık olmalıdır. Mutlak, kesin, değişmez bilgiye erişmek ve bu bilgiyi başkalarına aktarmak için dünyada sabit ve kalıcı varlıklar olmalıdır. Bu varlıklar, idealar, yani tümellerdir. Beş duyu yoluyla algılanan nesneler gerçekte var değillerdir. Onlar değişmez, mutlak ve kalıcı bir gerçekliğin görünüşleridirler. O halde dünyada gözlemlenen durumların veya olguların değil, değişmeyenlerin bilgisidir episteme. Şu an çiçeklerin etrafında uçuşan mavi kelebek ölse de, kelebek tümeli baki kalacaktır. Platon’a göre gözüm mavi kelebeğe yönelir ve lakin ruhum veya aklım tikeli anlaşılır kılan genelliğe (tümele, ideaya) yönelme yetisine sahiptir. Duyular yoluyla yapılan gözlemler tikele, akıl ise tümele yönelir. Platon-Aristo paradigması epistemeyi insan aklından mutlak kalıplara dönüştürüp, değişken fani dünyayı zapturapt altına almayı amaçlar. Mutlak ve tek hakikat onuruna erişen episteme, Ortaçağ’da teoloji libasını da üzerine geçirerek hakikat arayışının önünü keser ve denetim altına alır.

Antik Çağ’da epistemenin özgürlüğü için çırpınan bazı filozoflar olsa da, Platon-Aristo paradigmasının gölgesinde kalırlar. Herakleitos’un diyalektik epistemesi anlaşılmaz ve karanlık olduğu için, Hegel tarafından keşfedilene kadar nefes alma şansı bulamaz. Yine Sokrates’in “ebelik yöntemi”yle herkesin kendi kanılarıyla hakikate ulaşması biçimindeki çabası göreceliği barındırdığından, Platon’un mutlak hakikat iddiasının gölgesinde ışığa ulaşmaya çalışan bir sarmaşık gibi zayıf kalır. Epistemenin tümeller biçiminde mutlak ve tek hakikat olarak tanımlanması felsefenin siyaset dünyasına sunduğu büyük bir hizmettir. Kaos, değişkenlik, ölümlülük, karmaşıklıktan mürekkep bu dünya; edebi, mutlak, değişmez kavramsal bu idealler sayesinde denetim altına alınabilecektir. Platon ve Aristo bu biçimde kapağı Ortaçağ’a atabilmişken Sokrates’in payına ise bir kupa zehir düşer.

17. yüzyıla gelindiğinde “episteme” nin zincirlerinden kurtarılması operasyonu için düğmeye basılır. Bacon, doğanın fethi ülküsü gereğince tümdengelim yerine tümevarımı ikame ederek duyuların itibarını iade eder. Bacon, “Bilgi, güçtür” diyerek, bu gücü öncelikle kiliselerin, manastırların duvarları arasına hapseden teolojik güç odaklarından alır ve tarih sahnesine adım atmış olan burjuvaziye sunar. Onca yıllık esaretten “kurtarılmış” olan episteme, hemen yeni sorunlara, tartışmalara, karışıklıklara yol açar. Sonraki yıllarda Locke’la doruklara ulaşacak olan deneyimciler, “insanın sahip olduğu bilginin kökeninde yalnızca duyulardan gelen veriler bulunduğunu”, “insan zihninin doğuştan temiz bir sayfa olduğu için istediği biçimde yorumlanabileceğini” söylerken, usçular da “bilginin algı dışındaki kaynaklara sahip olduğunu” ileri sürerek direnmeye devam ederler.

Epistemenin etrafında dönen tartışmalar bilgiye ulaşım süresince kullanılan araçların güvenilirliğinden de öte sorunlara kaynaklık eder. Epistemenin en temel problemi, daimi bir problem olmasıdır. Hem Kartezyen paradigma hem de bu paradigma arifesinde yürütülen tartışmalar epistemenin bir ölçüte gereksinim duyduğu, kesinliğinin ve meşruluğunun belirsiz olduğu anlamına gelir. Tikel-tümel ayrımından kaynağını alan tekabüliyet sorunu, kaynağını Platon-Aristo’dan alan felsefî bir güvensizliktir. Nesne ve düşünce arasındaki tekabüliyet ne oranda güvenilirdir? Düşüncenin nesneden yalıtık olduğu varsayıldığından ikisi arasındaki uyum veya temsiliyet sorunu nasıl tanımlanabilir? İnsan zihninin imgeleme yeteneği bu problemde önemli rol oynar. Kelebek ortada yokken, yani duyularla algılayabileceğimiz mesafenin dışındayken bile zihnimizde canlanabilmektedir. Zihnimizdeki kelebekle karşımızdaki kelebek birbirine ne kadar tekabül etmektedir?

Heidegger, Kartezyen felsefesinin yola çıktığı bu soruların yanlış sorular olduğunu ve Kartezyen felsefesinin, modern dünya tarafından benimsendiği için bizi yanlış sorular sormaya sevk ettiğini belirtir. Modern felsefe epistemeyi tanımlarken işe yanlış sorular sormakla başladığına göre; özne-nesne ayrımı çerçevesi içinde kalındığı zaman bile öznenin nasıl kendi iç alanından çıkıp başka ve dışsal bir alana girebildiğini açıklama sorunu karşımıza çıkacaktır. Bilme nasıl herhangi bir nesneye sahip olabilir? Heidegger’in yanlış sorularla işe başladığını söylediği Kartezyen felsefe bu sorulara modern felsefenin “özne” kavramını gündemleştirmesiyle yanıt bulduğunu iddia eder. “Düşünce-nesne” biçimindeki Platonik düalizmin yerine “özne-nesne” düalizmini getiren modern felsefe, tekabüliyet sorununu çözdüğü iddiasıyla episteme problemini başka bir biçimde yeniden problemleştirir. Descartes (1591-1650), “düşünce” ve “özne”yi bütünleştiren “Düşünüyorum öyleyse varım,” formülasyonuyla kapitalist moderniteyi memnun edecek şekilde epistemeyi yoğurur ve temsil epistemolojisi, felsefi bir yaklaşım ve yöntem olarak kimlik kazanır. Temsil epistemolojisi, nesne ile özne arasındaki bilgisel bağın güvenirliği üzerine kurulur. Öznenin zihinsel yapısının nesneyi (dış dünyayı) doğru temsil edebilme gücünü merkezine alır. Descartes “özne” yi konumlandırırken modern felsefenin bu yeni unsurunu teyit eder. Fakat bu teyit etme çıkarımını yapmak için yöntem gereklidir.

Descartes’ ın Yöntem Arayışı

Kapitalist modernite yeni bir insan ve doğa anlayışını gerekli gördüğünden, araştırma yöntemleri revize edilme ihtiyacındaydı. Descartes, bilimlere bir çerçeve kazandırma, yani epistemenin yeni ölçütlerini belirleme misyonuyla ruh ile bedeni, tinsel olanla fiziki olanı, geleneksel dini öğretilerle yeni bilim paradigmasını uzaklaştırma çabasıyla kapitalist modernitenin ihtiyacına denk bir yöntem geliştirmek amacıyla hareket eder. Matematik gibi yetkin bir bilgi modelini örnek alarak, kendisinden hiçbir şekilde kuşku duyulmayan bir başlangıç noktası üzerine yoğunlaşır. Bulacağı yöntem Aristo’nun “töz” kavramında olduğu gibi tek ve değişmez bir dayanağa sahip ve bu dayanağa yaslanarak tüm bilim dallarına uygulanabilecek bir yöntem olmalıdır. Böylece tüm şüpheleri aşarak doğruluğu tartışmasız salt epistemeye ulaşılacaktır. Bu öyle bir yöntem olmalıdır ki, araştırma nesnesi değişse de yöntem asla şaşmayacaktır. Çünkü birbirinden farklı gibi görünen bilimler bir araya toplandığında, aslında tümü insan aklının kendisinin öz birliğinden ibarettir. Descartes bu ülküsünü gerçekleştirmek için uğruna zihin ve bedeni (özne-nesne) kesin çizgilerle birbirinden ayırarak, aklın birliğini yansıtan bilimlerin birliğini mümkün kıldığını ilan edecektir. Böylece bilim ve soyut düşüncenin doğru biçimlenmiş hali olarak tanımlaması, öğrenme siyasetinde modernist paradigmanın kabulünün önünü açar. Bütün bir insan bilgisini rasyonel bir sistem içinde yeni baştan kurmak hedefi, tüm doğa olaylarını; fiziki, biyolojik ve hatta psikolojik olayları, niceliksel ve matematiksel yasalara göre açıklayan geniş bir bilim çerçevesi olarak ortaya çıkar. Descartes, yöntemiyle felsefeyi kesin bir bilime dönüştürür.                                          

Kartezyen Yöntemin İlk Aşaması

Felsefenin kutsal bir sembolü olsa muhtemelen “(?)” olurdu. Merak ve kuşku, felsefenin ruhunu, canlı yanını oluşturur; bunlar dondukları anda epistemenin mahpusluğu başlar.

Felsefî kuşku İyonya septisizmiyle bir ekole dönüşmüştür. Sofistlerin her şeyin ölçüsü olarak insanı konumlandırmasıyla başlayan tartışmalar, İyonya’da sistemleştirilir. Piron (365-275), “Bilginin kaynağı duyulardır,” diyerek epistemeyi sübjektif ve göreceli olarak tanımlar. Her şeyin göreceli olması, hiçbir şeyden emin olmamayı getirdiğinden, hiçbir yargıda bulunmamak gerekir. Varlığın bilgisi yoktur. Her şey kuşkulu olduğuna göre araştırma zahmetine girmek de gereksizdir.

Sokrates’in kuşkuculuğu, “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir,” cümlesinde ifade bulur. Fakat O’nun kuşkuculuğu İyonya septisizmindeki gibi nihilist ve yalnız insan felsefesi değildir. Herkesin tek tek yargılarının, sandıkları gibi hakikat olmadığını göstererek topluma “bildiklerini” öğretmeye çalışır.

Descartes, kuşkuyu İyonya septisizminden farklı olarak, “bir amaç değil bir araç olarak” kullanmak üzere değerlendirir. Kuşkuculuğu, Sokrates’te olduğu gibi deneysel ve geçici bir aşamadır. Ama Sokrates gibi topluma karışarak, diyalog ve konuşma biçiminde değil, kendi zihninin içinde gerçekleştirdiği bir sorgulamadır bu.

Descartes’i kuşkuya iten şey sahip olduğu fikir sisteminin aslında doğruların yanında çok sayıda yanlış “bilgi”de içerdiğini ayrımsamasıdır. İnsan zihni pek çok yanlış kanaati doğru kabul etmekte, duyular insanı aldatabilmektedir. Örneğin renk körü olan bir insan renkleri yanlış bilmektedir. Yine halüsinasyonlar, algı yanılsamaları insan zihninde birçok hatalı bilgi oluşturur. Zihindeki bilgisel yapılanmanın güvenilirliği bu kadar kuşkulu olduğuna göre, Descartes bu fikirlerden diğerlerine temel oluşturacak kesinlikte olanları bulmaya çalışır.

Öncelikle her şeyden şüphelenerek bir İyon septiği gibi zihnindeki tüm bilgileri hükümsüz kılan Descartes şu saptamaya varır: Şüphenin doruk noktasına çıkıldığında aslında şüphelenilmeyecek bir görüş vardır, o da o an şüphelenen bir varlığın olduğu gerçeğidir; “Düşünüyorum (şüpheleniyorum) o halde varım”. Bu aynı zamanda modernite açısından öznenin teyit edilmesi anlamına gelir. Fakat özne ekseninde onaylanan bu varoluş, kollarla bacaklarla bir beden olarak değil, zihinsel olarak varoluştur. “Bölücülük” bu noktada başlar; “düşünen şey” ve “yer kaplayan şey” arasında kesin bir ayrım yapılmaktadır. Önce “düşünen şey” temellendirilir; kendi zihinsel varlığını bu biçimde onayladıktan sonra Descartes diğer aşamaya geçer.

Tanrının Varlığı

Kendi zihinsel varlığına emin bir adımla ulaşan Descartes, zihninin içeriğindeki ideaları gözden geçirmeye başlar. Bu ideaların bazıları “açık seçik” olarak verilmiştir. Bunlara ulaşmak için duyularını kullanmamıştır. Örneğin kendi zihinsel varlığının kesin sonucuna varmış olması, kendisinin önermede iddia edilen şeye ilişkin “açık seçik” algısıdır. Demek ki, açık ve seçik, algılanan bir şeyin yanlış olması imkânsızdır. Zihindeki her idea bir sonuç olduğuna göre, duyu deneyinden türetilen düşünceler gibi direkt zihnime gelen “açık ve seçik” ideaların da sebebi vardır. Kusurlu bir varlık olan insanın kendisi yaratamayacağına göre, yetkinlik düşüncesini insan zihnine kendisi de yetkin olan bir varlık vermiştir. Yani Tanrı ideası gibi zihnime “açık ve seçik” bir şekilde verilen bir ideanın sebebi benim gibi sonlu bir varlık olamaz. Sonsuz ve eksiksiz bir varlığa ilişkin ideanın kaynağı benim gözlem parçacıklarımın toplamı olamayacağına göre, doğuştan idealar Tanrı’nın varlığının gereğidir. Tanrı-Plato-Aristo paradigması, özellikle teolojik kisveye büründüğü Ortaçağ boyunca, salt düşünme ile özdeş sayılıyordu. Tanrıda hakikat, imkân, gerçeklik, bir bütün olarak içerilir. O, kavramdan kavrama bağ kurmak ihtiyacında olmaz, parçalardan bütün elde etmek için ampirik ve mantıksal yollara başvurmaz.

Tikel ve tümel, Tanrı hakikati içerisinde bölünmezler. Sonlu, fani insan aklının ulaşmaya çalıştığı bütünlüğe, birliğe ve mutlaklığa o kendiliğinden sahiptir. Tüm Ortaçağ felsefesinin temel anlayışı olan epistemenin Plato-Aristocu tanımı ancak mantık ile gerçeklik arasındaki ilişkinin güvencesi olarak, Tanrı’yı göstermeleriyle mümkün olmuştur. Descartes aynı yolu tutarak, Tanrının aldatmayacağı biçimindeki çıkarımı da referans alarak, onu, ideaların kefili yapar.

Duyuların aldatıcılığı Descartes’ı daha güvenilir bir kaynak olarak aklı temel almaya götürür ve Tanrı’ya da akılsal bir çıkarımla varır. Ortaçağ teolojisinden ayrıldığı nokta tam da buradadır: Öncelik, Tanrı’ya değil insan zihnine verilmiştir. Yani Tanrı onun kalbine atılmış nur (vahiy) sayesinde değil, kendi doğasının bir özelliği olan düşünme edimiyle bulunmuş, onaylanmıştır. Tanrı, bilginin kaynağı değildir, ama insanı bilme yetisiyle donattığından, insan önce kendini (özne-zihin) bulup ardından Tanrı’nın varlığını kanıtlar. Descartes, Ortaçağ’da Tanrı’yla özdeş olan düşünce edimini “laik” bir bilgi kaynağına dönüştürür. İnsan, Tanrı’dan bağımsızdır ve aklını kullanma gücünü gösterdiğinde hakikatin de kendisi olur. Özne, Tanrı’nın varlığını ispat edebildiği gibi Tanrılaşma potansiyelini de barındırır. Böylece Tanrı’ya, Tanrısallığa bağlanan episteme, mutlak, kesin ve ölümsüz kılınır. Sağ gösterip sol vurmak gibi bir düşünsel taktikle Tanrı’nın modernitede yeniden varlık göstermesi sağlanır; ama bunun adı, insan aklının kendisi ile özdeş olan “bilim”dir. Böylece de aklın modern, bireysel kullanımının yolu açılmış olur.

Descartes’in özneden hareket etmesi onu modern felsefenin kurucusu yapsa da, metafizik paradigmanın priorist, sezgisel ve tümdengelimci özelliklerini barındıran bilgi görüşü ve yöntemi ve en önemlisi de aklı, ontolojik kanıt olarak saydığı Tanrı’ya bağlaması, felsefe çevrelerinde onun aydınlanma filozofu olup olmadığına dair tartışmalara yol açmıştır. Descates’ın duyular dünyasını ve nesneyi karşısına alarak, salt düşünme işlevine dayalı olarak her şeyi temellendirme çabasını yani aklın idealarını bir gerçeklik postulatı olarak gösterilmesini eleştiren Kant, geleneksel tanrı biliminde aynı yanlışı yaptığını söyler. Kant’a göre akıl insanın kendisinden başka bir varlığın güdümüne bırakılmamalıdır. Yine Descartes’ın Tanrı’nın varlığını ispatlaması biçimindeki ikinci aşamasını “Kartezyen Döngü” diyerek eleştiren Fransız düşünür Antoine Arnauld şöyle bir argüman sunar:

“Descartes bizim açık seçik bir şekilde hiçbir kuşku bırakmaksızın algıladığımız, idrak ettiğimiz bir şeyin doğruluğundan, Tanrı var olduğu için emin olabileceğimizi öne sürer. Fakat aynı Descartes, yine aynı eserinde, kendisini açık ve seçik olarak idrak ettiğimiz için, Tanrı’nın var olduğundan kesinlikle emin olabileceğimizi iddia eder -ki bu, aşikâr bir döngüselliktir.”

Descartes yönteminin ikinci aşamasında Tanrı’nın varlığını akıl (özne-zihin) yoluyla ispatladıktan sonra son aşamaya geçer.

Son Aşama: Fiziksel Dünyanın Varlığı

Tanrı’nın garantörlüğünde, yönteminin ilk aşamasında kuşku sonucu yadsıdığı fiziksel dünyanın (kendi bedeni de dâhil) var olduğunu kabul eder. Tanrı’nın iyiliklerden yana olan öznel nitelikleri düşünülünce, O’nun, insanların sistematik olarak aldanmasına izin vermeyeceği açıktır. Bu durumda bizim fiziksel dünya algımızın veya dünyayı zihnimizde temsilimizin bir yanılsama olmadığını iddia edebiliriz.

Descartes, nesnel dünyanın ispatı, yani düşünce (özne) ile nesne arasındaki tekabüliyeti güvence altına almak için önce Tanrı’nın varlığını doğrulamak zorunda kalmıştır. Ama aşamalara bakıldığında ispatlanan ilk hakikatin “özne” (zihin) olması, Tanrı’ya ve nesneye ancak onunla ulaşılabildiği ve “özne” nin kendi nesnesini kendisinin tesis ettiği anlamına gelir -ki “özne” zaten kendiliğinden üstün bir konuma yerleştirilmektedir.

Descartes insanı tek hakikat epistemenin salt merkezi öznesi olarak konumlandırırken Plato-Aristo paradigmasından farklı bir özne tanımı da yapmaktadır. Yunan felsefesinde “özne”, insanın karşısına çıkan gerçeklik veya önde duran şey anlamında kullanılırken, Descartes “özne”yi kendi zihnine mal ederek, onun yerini değiştirmiş, bununla da yetinmeyip Yunan felsefesinden tüm doğayı kapsayan gerçeklik olan epistemeyi doğadan, nesnelerden kopararak insan zihnine hapsetmiştir. Mevcut olan her şeye, yani insan bedeni dâhil tüm nesnelere “özne”nin, salt merkezdeki insanın perspektifinden bakılacaktır. İnsan zihni dışındaki her şey, tanımlanmayı bekleyen nesnelerdir. Kapitalizmin amaçlarına uygun bir hiyerarşiyle özne (zihin) “kaptan” olarak tanımlanırken, maddeye (nesne) ise “gemi” rolü atfedilir. Yöneten ve yönetilen ilişkisi böylece bilimsel meşruluğa kavuşur.

Varlık alanı, madde-ruh biçiminde kesin çizgilerle birbirinden ayrıştırıldığı için, bir töz olan bütünlüklü insandan, şimdi aralarında ortak hiçbir nokta olmayan iki töz çıkar. Ruh (özne), düşünmeyle özdeştir; madde ise yer kaplama ya da uzamdır. Geometrik olarak geliştirilen varlık anlayışı kapitalist modernitenin amaçlarına uygun bir şekilde “böl-parçala-yönet” politikasının da temelini oluşturur. İnsan zihninin merkeze yerleştirilmesi, modern teknolojinin temelini oluşturan doğa üzerinde mutlak bir egemenlik kurma hedefinin meşrulaştırılmasını da sağlar. Söz konusu egemenlik sadece doğadan faydalanmayla sınırlı kalmayıp doğaya yönelik bir saldırıyı içerir. Bu düşünce uyarınca dünya, sanki sadece insan için yaratılmış ve alabildiğine tüketilmesi gereken bir kaynakmış gibi görülür. Her şey teknik terimlerle tanımlanmaktadır. Kökenini Yunan felsefesinden alan epistemenin mevcut olanı yalnız açıklıkla olanı değil, aynı zamanda denetlenme biçimindeki kullanımını Descartes’le beraber teknik çerçevesi tüm doğayı denetleme biçiminde genişletilmiştir. Modern felsefe, Platon-Aristo paradigmasını da geride bırakarak, mevcut olanı egemenliği altına bilim hegemonyası sayesinde almayı başarmıştır. İnsan, özne haline getirilerek doğayla bağı kesilmiştir. Bu çerçevede insan, doğayla dolayımsız bir ilişki kuramaz, çünkü doğayı karşısına almıştır; bununla da kalmamış tümden boyun eğmiştir. Burada boyun eğdirilen aynı zamanda insanın kendi doğasıdır. Bedeninden koparılan “özne” bölünmüş, parçalanmış, yabancılaştırılmıştır. Kartezyen özne-nesne ayrımı, öyle geniş analojik imkan sağlar ki medeni-ilkel, doğu-batı, akıl-duygu, modern-geleneksel, erkek-kadın, ilerici-gerici v.b. kategoriler bu düalizmin akla gelen ilk örnekleridir. Kapitalist modernite, Aydınlanma Çağı’nın yarattığı kibirle “özne” tanımını genişleterek Batı’yı bir “özne” olarak konumlandırır ve buna göre de tüm dünya bu yüce “özne”nin yöneteceği bir gemiden başka bir şey değildir.

 

Var olmak, sadece “düşünebilenlere” özgü olduğuna göre, insan zihni (özne) dışındaki bütün doğa, bitkiler, hayvanlar ve insanın fiziki bedeni birer makinedir. Hayvanlar ve hayvan kategorisine dâhil edilen ilkel insan üzerinde her türlü deney, işkence, tahakküm meşrudur. Descartes’in evrenin merkezine yerleştirerek Tanrısallaştırdığı kendi bilincine sahip özne, öncelikle kendi bedeni üzerinde denetim kurma misyonunu taşır. Bedeni bütün kötülüklerin merkezi olarak gören geleneksel düşüncenin düsturu ile beden, Descartes tarafından bilimsel olarak iş makinesine indirgenmiştir; öyle ki bu, kapitalizmin faydasına, yani beden üzerindeki kontrolün hâkim sınıfın insan doğası üzerindeki kontrolü arttırmasına katkı sunmak biçiminde olmuştur.

Kendini bedenden ayıran zihin doğadan kopuşu temsil eder. Doğa, saat gibi işleyen bir makine olduğuna göre insan tüm doğayı yönetmek için önce kendi bedenini yönetmelidir. Marks’ın işaret ettiği “yabancılaşma” süreci Kartezyen felsefede temellendirilmiştir denilebilir. Beden üzerinde kontrol sosyolojiye ise “toplumsal yapının (bedenin) rasyonel akıl tarafından denetimi” biçimindeki uyarlama ile yansır.

Foucault’nun kapitalist gelişmenin önkoşullarından biri saydığı bedenin denetime alınması süreci, tüm toplumun denetim altına alınmasına kadar devam eder. Bu paradigma, doğayı, kadını ve nihayet tüm yeryüzünü tüketim kaynaklarına indirger. Merchant’a göre, “bu şekilde alçaltılan doğa, kadın ve yeryüzünün bu mekanik algısı, sömürünün önündeki etik kısıtlamaları da kaldırmaktadır.”

Özgürlük Sorunu

Descartes’in öğretisinin Aydınlanma Çağı hümanizmiyle ideal anlamda kurduğu özdeşlik, insanı kendisinin efendisi olarak konumlandırmasıdır. Kartezyen paradigmayı yüzyıllarca çekici kılan yön, “özgürlük” alanını genişletme potansiyeli içermesi ve bu iddiada bulunmasıdır. Zihin (özne) öyle bir tanrısal referansla konumlandırılır ki, Tanrı’nın sonsuzluğu ile insanın sonsuzluğu “özgürleşen zihin” oranında dengelenir. Bu, inançtan yani insanın özgür olduğuna inanmasından öte, düşünme yetisinin potansiyeliyle ilgilidir; kazanılan Tanrısal nitelikte “şimdi”nin ve “burada”nın ötesine geçebilir. Descartes kul kimliğinden birey kimliğine geçiş için bir alan yaratır. Fakat açığa çıkan “özne”nin özgürlüğüyle ne yapacağını bilmemesi ve Tanrı’dan bağımsızlaşmanın neden olduğu boşluk Descartes’i korkutmuş olacak ki, alternatif bir etik öne sürerek özgürlüğü biçimlendirmeye çalışır. Burada tanımlanan özgürlük, zihinsel özgürlüktür ve Kartezyen felsefe bedenin tutsak edilmesini önemseyerek Foucault’nun “bio-iktidar” olarak tanımladığını kapitalist moderniteye adeta altın tepside sunar.

Kendi bedenini denetim altına alma, nefesi kontrol edebilme, hem din hem de etik felsefenin doğru bir yaşam için gerekli gördüğü ölçülerin başında gelir. Descartes önce insanın özgür olduğunu göstermeye çalıştıktan sonra bilgelik, erdem ve ölçülülüğü etik anlayışın kaideleri olarak belirtir. İnsan ilk etapta iyi yaşamak için dine, kanunlara, göreneklere ve akıllı insanların uyguladıkları ölçütlere göre yaşamalı, işlerinde kanılara varmalı ve bunların üzerinde titizlikle durmalı, dünyanın düzeninden çok kendi isteklerini değiştirmeye çalışmalı ve yaptığı işi başkalarının yaptıkları işlerle ölçerek değerlendirmelidir. Ama asıl töreye, erdeme erişebilmek için yapılması gerekeni bilmek için düşünceyi kullanmalı, aklın örgütlediği her şeyi tutkuya kapılmaksızın yerine getirebilmek için sağlam ve değişmez bir karar sahibi olmalı, edinilmesi mümkün nimetlere istek duymamaya alışmalı ve gerçeğin bilgisine akılla ilerleyerek üstün iyiye varmaya çalışılmalıdır.

Descartes’in etik öğretisi, bir nevi özgür bıraktığı “özne”nin çerçevesini ve sınırlarını belirlemek için yapılmışsa da kendi yönetiminin, bedeni kontrol altına almaktan ziyade insanın ve doğanın bütünlüğüne kasteden niteliği, insanı (zihin-özne olarak) ruhsuz, cansız bir makine olan maddeye (nesne) yerleştirmek anlamına geldiğinden onun “etik”i de anlamsızlaşır.

Özne (zihin) özgürdür ve kendi bedeninin ve bedeninin uzamı olan doğanın efendisidir. Efendi varsa köle de vardır. “Düşünemeyen”, dolayısıyla “var olamayan” her şey köle olmak kaderine mahkûmdur. Descartes’in önerdiği, sufist bir nefsi kontrol etme edimi değil, rasyonel aklı efendi yapmak, bedeni ve tüm doğayı köleleştirmektir. Silvia Federici’ye göre, Kartezyen model, iktidarın toplumsal beden boyunca merkezileştirilmesi ve böylece kişinin bir mikro devlet olarak yeniden kurulmasıyla mümkün olabileceğini göstermektedir. Yani yaygınlaşan iktidar, vektörünü yitirmez; yalnızca amaçlarının gerçekleştirilmesinde benliğin işbirliğini de sağlamış olur. Dolayısıyla bedenin mekanikleştirilmesinin karşılığı şudur: Akıl, yargıcı, engizisyon üyesi, müdür ve yönetici rolünde gelişir. Federici, Descartes’in özyönetim anlayışının “kendi bedeni üzerinde mülkiyet hakkı, hukuk ve sorumluluk gibi burjuva öznelliğinin özelliklerini” yansıttığını belirtir. Yani Ortaçağ’daki “Tanrı’nın denetimi”, modern çağda “insanın kendisi”ne verilmiştir.

Descartes bir özgürlük potansiyeli keşfetmiştir. Fakat bu potansiyelin açığa çıkmasını bekleyerek pusuya yatmış olan kapitalist modernite kısa zamanda kendini mutlak özne, rasyonel akıl olarak konumlandırıp toplumu işleyen bir makinaya dönüştürmeyi başarmayı bilmiştir. Tüm toplum ortak bir rasyonel ilerleme idealini gerçekleştirmek için dur durak bilmeden işlemektedir.

Descartes özneyi (zihin) özgürlük potansiyeliyle tanıştırmıştır, ama özne ne olduğunu keşfedemeden kapitalist modernitenin işgal edimiyle tutsak edilmiştir. Bedeninden koparılan rasyonel bir benlik olarak kendi doğasıyla dayanışmasını yitirmiş olması, Kartezyen özneyi zaten böylesi bir tehlikeyle yüz yüze bırakmıştı. Kapitalist modernitenin kuşatıcılığından prematüre kalmış, eksik, simülatif özneye (?) dönüştürülmesi işten bile değildir. İhtiyaçların yerine arzunun ikamesiyle, sürekli maruz kaldığı tek merkezli enformasyon bombardımanıyla iğdiş edilen özne, kendisine işaret edilene yönelen iradesiz bir varlığa dönüştüğünde özneliğini de yitirmiştir.

Mutlak özne, kapitalist modernite ve onun bilgi endüstrisidir. Episteme, belli merkezlerde üretilip kitleye empoze edilir, kitlenin yerine düşünülür, karar verilir. Modern insan, Descartes sayesinde derin bir yanılsamaya kapılmıştır; akılcı ve bilimsel düşünme tuzağına düşürülerek, epistemenin güvende olduğuna, özgürlük ufkunun açıldığına inandırılarak kontrol altına alınmıştır. Heidegger, Kartezyen felsefenin iddia ettiği gibi insanın kendisini evrenin merkezine koyarak ve bilinci bir ‘özne’ kılarak gerçekleştirdiği aydınlanmanın akılcı ve bilimci düşünme tarzını ‘düşünme’ saymaz. Heidgger’e göre sahici düşünme asla kapalı bir felsefe sistemine hapsolmaz. Düşünür, düşünce binaları inşa eden bir mühendis değil, sürekli seyahat eden biridir. Varlık sorunu bağlamında Kartezyen felsefeyi eleştiren Heidegger, batı metafiziğinde Descartes’ten bu yana egemen olmaya başlamış, yalnızca nesnelleştiren ve hesaplayan bir düşünme biçiminin insana varlık sorununu unutturduğunu söyleyerek yaşadığımız çağı “artık düşünülemeyen” bir çağ olarak tanımlar. Artık düşünülmeyen bir dünyada ise insanın durumu yurtsuzluktur. Plato-Aristo paradigmasının düşünmeyi teknik açıdan yorumlaması Descartes’le zirveye ulaşmış ve Batı kültürünün temelinde yatan nihilist etki teknolojiye ulaşmıştır. Kartezyen düşünme yöntemi, gerçeklikten soyutlama yaparak yürütülen bir düşünmedir. Descartes’e göre doğru akıl yürütme, duygusal olana ve onun sınırlamalarına karşı mücadele etmeyi ve günlük yaşama özgü olan şeylerden ve onların yarattığı karmaşadan tamamen kurtulmayı gerektirir. Bu durum, yanında insanlar katledilirken, asil bir tavırla çetrefilli bir matematik problemiyle uğraşmaya benzer. Çağdaş fenomonoloji filozofları Kartezyen felsefeyi topa tutarak, özellikle düşünme sürecinin gerçeklikten soyutlama yapmasını eleştirirler. Richard Rorty (1931-2007) daha da ileri giderek modern çağ felsefesinin ürettiği epistemolojik geleneği yararsız ve yanıltıcı bulur. Ona göre, deneyimsel bilginin dış dünyanın zihin tarafından ayna gibi yansıtılması biçimindeki kavramsallaştırma, “saçmalıktan öte bir şey” değildir. İnsanlarla şeyler arasında, mesafeli bir tahakküm ilişkisi değil, bir tür “içli-dışlı” ilişki söz konusudur. Felsefeci fildişi kulesinden inip içinde bulunduğu toplumda devam eden büyük sohbete katılan, topluma somut katkılarda bulunan ve toplumu olumlu yönde değiştirmenin yollarını bulmak zorunda olan bireydir.

Akıl ve bilginin sınırlarını çözmek için kendi zihninde yaptığı felsefi yolculukla bir yöntem bulan Descartes’in özneyi soyutlaştırıp, salt zihinden ibaretmiş gibi gösteren epistemolojisinin toplumsallıkla bağının eksikliği Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın da derinlikli analizlerle eleştirdiği yönlerinden biridir. Öcalan, çok bilimsel geçinen Descartes’in yöntem sorunlarını tartışırken, içinde hareket ettikleri toplumdan habersiz olunduğunu, oysa insanın toplumu, toplumun da insanı inşa ettiğini belirtir. Yine Kürt Halk Önderi, Kartezyen paradigmanın özne-nesne ayrımıyla yarattığı problemi irdelerken öncelikle bu öncüllerin reddedilmesi gerektiğini ve insanı temel almanın önemini vurgular. Maddede canlılık özelliğini kabul etmek gerektiğini belirtir. Kartezyen öğretinin tüm doğayı akıl, ruh ve candan yoksun saymasının yarattığı sakat, parçalı episteme algısını eleştirir.

Hannah Arendt, “Descartes’in Arşimet noktasını insanın içine taşıdığını” söyler. Arşimet noktası, çağdaş eleştirel teoride mükemmel nesnellik mitine denk gelir; zaman ve yer dışında, soyutlanmış ve bedensizleştirilmiş bir bilişsel konum iddiası taşır. İdeal olarak bu bakış açısı benimsendiğinde, Kartezyen anlayışta zihin (özne) bedenden soyutlandığı için cinsiyetsizdir. Fakat yüzyıllarca erkeklik ve kadınlık için yapılan tanımlamalara bakıldığında Kartezyen düalizmin daha önce var olan karşıtları daha da kutuplaştırdığı görülür. Erkeklik, etkin belirlenmiş form, kadınlık ise edilgen, belirlenmemiş maddeyle özdeş kılınmış olduğundan Descartes’in mutlak öznesi olan zihin erildir. Erkek, eğer aklın en yüce biçimini uygulamak istiyorsa yumuşak duyguları ve duygusallığı geride bırakmış olmalıdır; onları erkekler için koruyacak olan kadındır.

Feminist epistemoloji, modern epistemolojik bilginin hep önemsel (pozitif-yararcı) bilgi üzerinde yoğunlaşmasını eleştirir. Bu düşünce biçimi, kadınlar gibi düşünsel yaşamın merkezinden uzak tutulmuş kesimlerin deneyimlerinde ortaya çıkan belli bilgi tiplerini dışlamakta ve çözümlemeyi de yanıltıcı bir şekilde evrensel ve bağlamsal bir kimlikte yürütüyor görüntüsü vermektedir. Söz konusu bilgi tipleri çocuk doğurma, bakma, doğayla iç içelik kazanılmış ve tam olarak söze dökülemeyen eylemsel-duygusal deneyimlerdir. Özne (bilen kişi), soyutlaştırılmış, evrenselleştirilmiş ve köklerinden, doğasından koparılmış bir varlıktır. Bu varlık, erkek egemen bir toplumun standartlarının doğrudan yansıdığı bir akılcılığın kaynağıdır.

Sonuç Yerine

Episteme’nin Kartezyen paradigmanın esaretinden kurtarılmasına yönelik çabalar ve bu çabaların temelini oluşturan eleştiriler, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaptığı formülasyonla anlam bulmaktadır. Kürt Halk Önder, Descartes’in öncüllerini bir tarafa bırakarak, özne-nesne (ruh-beden) ikilemini reddettikten sonra insanı temel almanın önemli olduğuna vurgu yapar:

* Maddenin yapı taşları olan atomlar, hem sayılar hem diziliş bakımından zengindir.

* İnsan, bitkisel ve hayvansal yapıları temsil etme avantajına sahiptir; toplumsal yaşamın en gelişkin biçimlerini gerçekleştirmiştir.

* İnsan, çok esnek ve özgür bir zihniyet dünyasını temsil etmektedir.

* İnsan, metafizik yaşayabilmektedir.

Nihayetinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ında belirttiği üzere, “bu özellikleri iç içe bütünlük dâhilinde yaşamak büyük bir bilgi kaynağıdır.”

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Berktay, Fatmagül. (2012). Dünyayı Bugünde Sevmek: Hannah Arendt’in Politika Anlayışı. Metis Yayınları: İstanbul.

Cevizci, Ahmet. (1999). Felsefe Terimleri Sözlüğü. Paradigma Yayınları: İstanbul.

Federici, Silvia. (2014). Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim. çev. Öznur Karakaş. Otonom Yayıncılık: İstanbul.,

Hançerlioğlu, Orhan. (2011). Düşünce Tarihi. Remzi Yayınları: İstanbul

Öcalan, Abdullah. (2015). Demokratik Uygarlık Manifestosu. Asrın Hukuk Yayınevi.

 

 

 

 

 

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

CEVAP VER