Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Herhangi bir hegemonya, gücünü doğrudan kendinden alır. Yani hegemonyanın inşa edilebilmesinin nedenleri artık çok önemsizdir. Bu nedenlerden bağımsız olarak, artık salt kendisi olduğu, hegemonya olduğu için gücü vardır. Bu nedenle mesela kapitalist ekonominin doğuşu ve gelişimi, son tahlilde sadece tarihsel bir bilgiden başka bir şey değildir. Hatta hegemonya bu tarihi de değiştirerek istediği hale sokar. Bunun manası, hegemonyanın istemediğinin hiçbir zaman olmamış haline gelmesi yeni bir eski tarih yazılmasıdır. Hegemonya, bu nedenle sadece bu günü değil, geçmişi ve geleceği hegemonik etkisi altına alır. Geçmiş, bugün, yarın ve onun dilimlenmiş halleri saatler, dakikalar, saniyeler yani her zerre, an be an hegemonyanındır artık. Bu her zerreye sahip olmak hegemonyayı güçlendirir, besler ama bu durum aynı zamanda o her anına sahip olmak zorunda olduğu için de zayıf tarafıdır. Bu yüzden H. Lefevbre özyönetimi, radikal demokrasiyi tanımlarken, kurumsal hegemonya, devlet için söylediği; “Özyönetim … devletin reddidir. Zeminde bir noktadan bir çatlak –basit bir fidan– bu devasa devletçi yapıyı tehdit etmeye yeter.” tanımlaması tabii ki genel, bütün hegemonya kavramı için de geçerlidir.

Mesela devletçi tarih bunun en iyi örneğidir. Bu tarihe bakarsanız sanki devletsiz toplumlar hiç yaşamamış gibidir. Bu yüzden yüzyıllarca süren dönemler için aranıp, taranıp devletler uydurulur ve hatta kıyafetler tasarlanır. Devlet, insanlık tarihinin çok kısa bir döneminde, sınırlı bir yerde var olmasına rağmen bütün tarihi de işgal etmiştir.[1]

Yazıya hegemonyanın hegemonyasını (!) anlatmakla başlamamın nedeni tam da burasıdır. Çünkü ‘Birçok kez söylediğimiz gibi devlet ve şürekası ya da başka bir taraftan adlandırma ile kapitalizmin bu kadar alçakça, eşitsiz, adaletsiz ve saçma olmasına rağmen, sürebilmesinin nedeni silahları, bombaları, orduları, polisleri filan olması değil düşünsel hegemonyasıdır. Bu hegemonya özellikle ‘kapitalist pazar-piyasaya ilişkin o kadar kabul edilmiş ve vazgeçilmez durumdadır ki neredeyse her ekonomist ve hatta birçok ‘sol’, ‘piyasa’dan ve ‘serbest pazar’ ekonomisinden başka bir çözüm olmadığı kanısındadır. Bu yüzden birçok şey de olduğu gibi ve daha da fazla, ‘ekonomi’ konusunda bizim söylediklerimiz, çok yaygın bir kesim tarafından çok sevilen, ‘güzel’ ama ‘ütopik’tir. ‘Denenmiştir ve olmuyordur.’ Herkes hemen kendi gençliğinde ya da çevresinde kurulmaya çalışılan ya da yürütülemeyen mesela bir kooperatif çalışmasından bahsederek, bu ‘çok güzel’ ama ‘bu insanlarla da olmuyor’ örneklerini anlatmaya başlar ve ‘keşke’ ile bitirir…

O zaman ‘biz ütopyacılar (!)’ öncelikle, ‘yürümeyen şeyler’ üzerinden sormaya başlamalıdır. Madem bir ya da iki kooperatif yürümüyor diye ondan ve birlikte bir şey yapmaktan vazgeçiyorsunuz, o zaman mesela neden kapitalist şirketten bahsetmiyorsunuz? Ben de size binlerce, binlerce yürümeyen, batan kapitalist şirket örneği gösterebilirim. Peki, neden bu kadar batan kapitalist şirket, işletme varken siz ondan vazgeçmiyorsunuz? Sadece küçük kapitalist şirketler değil, batan kocaman holdingler sayabilirim, dünyanın en büyük bankalarının nasıl battığını anlatabilirim, iflas eden şehirleri sıralayabilirim. Her şey bir yana sadece iflas eden ülkeleri peş peşe saysam yeter… O zaman birkaç batmış kooperatif örneği ile kooperatiften vazgeçenler neden kapitalist şirketlerden, kapitalist bankalardan ve nihayetinde kapitalist sistemden vazgeçmezler?[2] Dostoyevski’nin dediği gibi “Kumar gelirinin ticaret gelirinden ne farkı var?” Özellikle kapitalist sistemde bu kumara siz ekonomi demiyor musunuz? Mesela koca bir rulet masası olan borsada kazananlar, eğer istatistik veriler, kârlılık ve verim hesapları, koca koca laflarla ‘iktisadi parametreler’ ile kazanıyorlarsa, bunun bir rulet masası etrafında dolaşıp kaç kere kırmızıya, siyaha, teke ve çifte geldiğini hesaplayarak, kağıda yazan ve buna göre oynayanlardan ne farkı vardır? Ve birçok zaman borsada, pardon rulette dolaşan top ‘Zero’ya gelip hepsini kasa topluyorsa, bu ekonomi ‘kumardan’ başka nedir?

Gündelik bir lisanla hegemonyayı şöyle bir salladıktan sonra kurama tekrar dönersek, o zaman burada sadece ‘karşı’ bir kuram ile piyasa ekonomisine karşı çıkmak yeterli olacak mıdır? Basit ve kaba bir karşılaştırma ile ‘Piyasa ekonomisi’nin serbest (!) pazarına karşı planlı sosyalist ve belki teslimiyeti baştan kabul ederek, Keynesçi bir ‘ekonomi’ ile karşı durmak mümkün müdür? Sermayenin tekelleşmesinin sınırlandırılması ve hatta sermayenin el değiştirmesi ile ‘Kamu’nun sermayeyi yönetmesi ile doğan bu karşı-planlı ekonomi gerçekleştirilmeye çalışıldığı anda hegemonyanın bütünü yerinden hiç kımıldamaz, sadece ağırlık merkezleri yer değiştirir. Her şey bir yana, sermaye tıpkı kendisi gibi birikmiş yöneticilerin bir araya gelmesiyle ya da bir başka açıdan tek tek insanların üst üste konarak ve her biri üstte ve altta olduğu için, artık bürokrat dışında hiçbir niteliği kalmayarak hareket ettiği için, koca bir yabacılaşma tümseğinden başka bir şey değildir. Bu devletin asıl sermayesi yani bürokrasiye dönüşmüş bir yöneticiler birikintisidir. Bu yüzden mesela devrimlerden hemen sonra bu birikim parçalarının-kadroların, her birinin devrim esnasında ne fedakarlıklar yapmış olması ve nasıl bir geçmişi olması fark etmez. Üst üste kondukları anda bürokrat olurlar ve ‘planlı ekonomi’ sermayenin planlamasından başka bir şey olmaz. ‘Verim ve kâr’, adına ne denirse densin yazışmaların arasına sızar, ele geçirir ve bütünü yönlendirir.

Ayrıca ‘verim ve kâr’ kişisel olarak da bürokratlara da bulaşır. Neredeyse her zaman, ilk olarak ‘işlerin hızlı görünmesi’ için ihtiyaç olan ‘görev’ arabaları, yani ‘makam araçları’ ile başlayan bu süreç, merkeze yakın mutena semtlere, aileleri için özelleştirilmiş okullara, iyi dinlenmeleri için ‘daça’lara[3] dönüşür. Bu kişilerin iyilik ve kötülüğü üzerine bir şey değildir. Aynı veba gibi ‘verim ve kâr’ı tutanın eline bulaşmasıdır. Bu durumda planlamanın merkezi biraz daha piyasaya kayar ve hegemonya hâlâ yerli yerindedir ve daha sağlamdır. Ernesto Che Guevara’nın ısrarla sadece devrimci romantizme dönüştürülen ve yok sayılan siyasal düşüncelerinde bu ‘koca yabancılaşmaya’ özellikle dikkat çekilir. Che Küba ekonomi bakanıyken Sovyetler birliği ziyareti sırasında, örnek büyük bir fabrika gezdirirken yeni uyguladıkları bir sistemi anlatıyorlardı. ‘İşçiler eğer sosyalist üretim hedeflerini aşarlarsa prim kazanıyorlar, böylece hem kendileri hem sosyalizm kazanmaktadır!’ “Bu yöntemi iyi biliyorum ben,” der Che, “İtalya’da Fiat fabrikasında görmüştüm ve uygulayanlar da hiç sosyalist değillerdi!”

O zaman biz kendi ütopyamıza (!) geri dönersek… Bu hegemonyayı kırmak için öncelikle onların oyun kurallarının dışına çıkmak zorunluluğu vardır. Yani ‘kârlılık ve verim’ üzerinden ekonomi tartışmaya başladığınızda zaten baştan kaybetmiş olursunuz. Çünkü basit bir anlatımla çok ‘kâr’ etmek için çok sömürmek zorundasınızdır ve çok fazla ‘verim’ elde etmek istiyorsanız toprağın canını çıkarmanız gerekir. Bu basit bir ‘Hiçbir şey yoktan var olmaz.’ kuralının başka yönüdür, yani ‘Çalmaz ve talan etmezseniz sermayeniz olmaz.’

O zaman ‘ekonomi’ tartışmasının temeline ‘Özgür zamanı’nı koymak gerekir. Yani bir iş bize ne kadar kâr getirecek değil, ‘zamanımızdan-hayatınızdan’ ne kadar çalacak? diye sormalıdır. Çünkü bu dünyada mutlak sınırlı olan temel şey, zamandır. Bu yüzden eğer 80 yaşınıza kadar yaşıyorsanız, modern zamanda bunun beşte birini, 16 yılını yola, 8 yılını okula, 10-12 yılını çalışmaya harcıyorsanız ‘kârlı ve verimli’ olsanız ne yazar (ilk a’yı uzatarak okuyun) olmasanız ne yazar. Bu yazdığım hesaplar ‘kemiksizdir’, yani net, çalışma saatlerinin, okul saatlerinin toplanarak yıllara çevrilmesidir. Yani bu mudur yani öve öve bitiremedikleri muasır medeniyet seviyesi? Bu mudur hayat?

Ekonominin yukarıdaki gibi, çok kullanan kelime ile parametreleri değiştiğinde bunun manası sadece ‘karşı’ bir hegemonya değil ‘alter’-hegemonya-alternatif bir hegemonya yaratılmasıdır. Alter-hegemonyayı özellikle Kürt siyasal hareketi üzerinden anlatmaya başladığımızda, tam olarak kast ettiğimiz, biri ve önce geleni mutlak olarak Demokratik Modernite’dir. Bu aynı zamanda ‘Alter-hegemonya kavramı, Negri ve Hardt’ın “alter-modernite”siyle de bağlantılı düşünülebilir. Negri ve Hardt’a göre, “Alter-modernite terimiyle, anti-modernite geleneğinden doğduğu için, modernite ve onu tanımlayan iktidar ilişkisinden bir kopuşu kastediyoruz; ancak aynı zamanda karşıtlık ve direnişin ötesine geçtiği için anti-moderniteden de ayrılır; anti-moderniteden alter-moderniteye geçiş, zıtlıkla değil, kopuş ve dönüşümle tanımlanır.”… “Karşı-hegemonya, devletin hegemonik söylemini ürettiği zeminin tamamına müdahale etme amacı taşır, örneğin ‘bu memleket bizim’ sloganı karşı-hegemonik bir slogandır. Yönetici elitin üzerinde hak iddia ettiği her şey üzerinde hak iddia etmektir ve kavramlar üzerine bir anlam savaşına girilir. Bütün halkın düşünsel zeminini kesen kavramlara yeni içeriklerle sahip çıkmak ve bu kavramları yeni bir kurucu politik projeye seferber etmek amacıyla kullanmaktır. Alter-hegemonyada ise egemenliğin üzerinde tesis edildiği halkın bir kısmının değerler sistemi yeniden üretilir, amaç, devletin hegemonik söyleminden “kurtulmaktır”, kendini özerkleştirmek, giderek bağımsızlaştırmaktır.”[4]

Dolayısıyla hegemonyayı parçalamak yani alter hegemonya özellikle kapitalizmin baş tacı ‘ekonomi’ de, daha özel adıyla ‘piyasa ekonomisi’nde çok daha çarpıcıdır. Bu durum Badiou’nun “Siyasi düşünme, şeylerin egemen halinden her zaman kopar. Kısacası devletten kopar… Bir yer değiştirme, bir yolculuk talep eder.” tanımlamasına, tam manasıyla denk düşer. İlk başta, daha güç ve zor görünse de, bunu parçalama etkisi de en az bunun kadar güçlü ve zorludur. Alternatif bir ‘ekonomi’yi ­–tırnak içinde olduğunu vurgulayarak– onun temel bir dinamiği olarak ‘Kendi Evini Kendin Yap’ kooperatifleri üzerinden anlatmaya çalışırsak, bu etki daha da iyi anlaşılabilir. Faşizm ekonomisi, temelinde ‘Kentsel Dönüşüm” yeni ve diğer adıyla ‘Tehcir ve Tecrit Konutları’ inşası bu ekonominin can damarıdır. Bu durumda bu can damarın üzerine inşa edilecek, birlikte ve kolektif ‘barınma hakkı’ da hem bir başka ‘ekonomi’nin temeli ve toplumsal bir ‘ekonomi’nin yaratıcı dinamiği halini alır.

Son yaşananlar üzerinden bakıldığında, kentsel dönüşümün, daha doğrusu yeni faşizmin mimari olarak inşasının tek amacı, sadece direnişin olduğu yerleri tehcir ve tecrit konutlarına dönüştürmek, kimliğin ve dayanışmanın ve tabii ki komşuluğun, selam vermenin, çocukların birlikte oynamasının, anadilin sokakları çınlatmasının imha edilmesi değil, aynı zamanda kendisinin muhtaç olduğu ekonomi tekerinin döndürülebilmesidir. Tehcir ve tecrit konutları, yani neoliberal kentin inşası, yeni faşizmin temel ‘üretim biçimidir’. Bir metafor yapmak istersek, kapitalizmin ilk döneminde buharlı motorun icadı ne manaya geliyorsa, tehcir ve tecrit konutları da neoliberal ekonomi ve yeni faşizmde aynı manaya gelmektedir. Bu durum birbirini besleyen, büyüyen ve paradoksal olsa da bu yüzden gittikçe daha çok acıkan obez neoliberal ekonominin iştahını körükler.

Bu yüzden rejim, daha önceki köy yakmalarından farklı olarak bu yıkımları sadece ‘güvenlik’ amacıyla yapmaz. Bugün hedef büyüterek kentleri ‘acele kamulaştırma’ ile yıkmaya çalışması, kendi ekonomisi ile doğrudan bağlantılıdır. Yani neoliberal ekonomi ile savaş tehciri, kentlerin yıkılması, yani tehcir ve tecrit konutları politikası ensesttir. Zaten iktidar da bunun çokça farkında olduğundan, burjuva dünyanın hukuk çizmesini çoktan aşmış olmasına rağmen, bu iştah açıcı pazarı önlerine sürerek onları susturur. Bu yüzden Almanya başbakanı Merkel ile birlikte çarşı pazar dolaşılmasının ardında da bu vardır. Tesadüf odur ki bu yeni kent inşasının içinde Alman firmaları fazlasıyla yer alabilir ve mutlaka başvurulacak uluslararası sermaye içinde en önemli pay Alman sermayesinin (!) olabilir. Yani rejim, uluslar arası hukuku çiğnese de obez neoliberalizmi besleyecek yeni kent inşasını sofraya koyar, iştahları kabartır. Bu yüzden neoliberal cehennemde kazanların içine önce Kürt illerinden başlayarak, büyük kentlerdeki Kürt-Alevi mahalleri ve hemen ardından bütün yoksulları ve de hızını alamayarak yerleşik orta sınıf semtlerini, hatta çok para eden eski mutena zengin semtleri atacaktır. Neoliberal ekonomi ve yeni faşizmin ensest olmasının temeli ,bu aynı kazanda pişmelerinden başka bir şey değildir.

Bu arada, rejim daha önce köy yakmaları –doğrudan farkında değildi ya da en azından temel amacı bu değildi– ve yayla yasaklarıyla bütün et üretimini köylünün, öncelikle Kürt köylüsünün elinden alarak tekellere devretmiştir. Köy yakmaları ile ‘entegre et tesisleri’nin, Türkiye’nin büyük tekellerinin et piyasasını ele geçirmesi aynı döneme tekabül eder. Bu aynı zamanda tesadüfi olarak (!) ‘Et-balık’ın özelleştirilmesiyle de çakışır. Şimdi ise iktidar, tehcir ve tecrit konutlarının ekonomik gücünün farkındadır ve hatta bunların tek kozu olduğunu da çok iyi bilmektedir.

Bu yüzden, tehcir ve tecrit konutlarıyla neoliberal ekonomin kazanına kurban gitmemek için tek çare direnişin içine kendi evlerimizi, radikal tekellere ihtiyacımız olmadan, ekolojik ve tabii ki birlikte inşa etmeyi katmak zorunluluğudur. Alter-hegemonyanın, demokratik modernitenin hegemonyayı parçalayabilecek kopuşu ancak burada gizlidir ve bu yeni faşizmin yapısal formunu ve kendisini yıkabilecek tek yoldur.

Bu ‘Kendi Evini Kendin Yap’ sadece temel bir insan hakkı olan ‘barınma hakkı’nın pratikleştirilmesi değil, aynı zamanda ve belki de daha da önemli olarak bir başka, birlikte ve kolektif bir kültürün inşasıdır. Bunların dışında ayrıca ‘ekonomik’ olarak da bu durum ‘radikal demokrasi’nin ‘finanse’ edilmesini de sağlar. ‘Finanse etmek’ tabii ki ‘iktisadi’ ve dolayısıyla ‘kapitalist’ bir terimdir ancak bugünkü kapitalist hegemonya altında bunu başka türlü anlatabilme şansı yoktur. Mesela benzer bir durumu başka bir radikal demokrasi örneği üzerinden anlatırsak, işgal fabrikaları, ürettiklerini mutlak olarak ‘piyasa’ya sunmak durumunda oldukları için, klasik anlamda bir ‘finans’ meselesinden söz etmek son derece normaldir. Bununla beraber işgal fabrikası ‘finans’ı daha doğrusu ekonomisi klasik bir fabrika işletmesinden çok farklı nitelik taşır. Kapsamının için de ‘nasıl çok üretileceği ve kâr edileceği’ değil, daha çok çalışanlara ‘nasıl adil dağıtılabileceği’ üzerinedir. Özellikle fabrikanın işletilmesi için hammadde sorunu ve genellikle olduğu gibi iflas etmiş patronun elektrik ve vergi borçlarıyla beraber aşılması oldukça güç bir durum karşılarına çıkar. Mesela Topraksızlar, toprak işgali ile birlikte kısa bir süre içersinde en azından karınlarını doyurabilecek gıdayı üretebilecekken, işgal fabrikası genellikle bu şansa da sahip değildir. Ayrıca ne önemli güçlüklerden biri, daha önce mesela sadece bir vidayı sıkıştırmakla görevli bir işçinin daha sonra fabrikanın bütün finansına, üretim maliyetine, işçi ücretlerinin hesaplanmasına kadar sorumlu hale gelmesidir. İşçiler bunu anlatıyordu:

“Genel işleri aramızda paylaşıyoruz zaten. Herkes her işi yapmıyor, ama tabii ki herkes her bilgiye sahip. İki yıl önce sadece ücretlerimize ilişkin düşünüyorduk. Şimdi hammaddeden enerjiye kadar her türlü sorunu düşünmek zorundayız, ama burası bizim ve biz burayı yaşatmalıyız. Tabii ki bu konuda hem çok fazla deneyime sahibiz, hem de deneye yanıla birçok şeyi öğrendik ve hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Aynı zamanda, birçok konuya ilişkin genel toplantıda karar alıyoruz. Mesela ücretlerin ne kadar olacağına dair her zaman genel toplantı yaparız. Bunu ne kadar para kazandığımıza bağlı olarak belirleriz…”[5]

Alter hegemonyayı pratiğe geçiren Brezilya’daki MST-Topraksızlar hareketinin kolektif liderlerinden José Valdir de bu durumu şöyle anlatıyordu:

“İki büyük cephe var. Biri savaştığımız büyük toprak sahiplerinin, savaştığımız tarım modelinin, savaştığımız ekonomik modelin ve toprağın tek elde toplanmasının –temerküzü- cephesi. Aynı zamanda bu cepheye karşı bir diğer cephe vardır. Diğeri ise alternatif bir model inşasının örüldüğü cephe. Mesela tarımın tahribatına karşı aynı zamanda bir tarım modeli inşası vardır. Endüstriyel model modern merkezi teknolojiye ihtiyaç duyarken bu modele karşı reformla yeni bir model, ciddi tartışmaların yapıldığı alternatif bir model inşası söz konusudur. Mesela, eğitim üzerine tartıştığımızda kâğıda karşı eğitim için, kâğıda karşı düşünsel bir yapı ve özgürlük için yeni bir pedagoji inşa etmekteyiz demektir. Kâğıtsız bir eğitim formu, üniversite ya da diğer eğitim yerlerinde bir başka perspektif inşa edecektir. Biz böyle bir eğitimi inşa etmek istiyoruz. Bu egemenlerin “kâğıt eğitimi”ne karşı alternatif bir modelin inşasıdır. Bu sağlıkta da benzerdir ya da tarımda işbirliğinde de, kooperatiflerde de. Savaştıklarımızın bütün modellerine karşı alternatif model yaratmamız demektir. Eğer düşmanlar bir model ürettiyse bizim başka bir model üretmemiz gerekir. Hareket ihtiyacı olduğu doğal ve objektif bir düşünceyi, başka bir perspektifi inşa etmelidir. Tabii ki sadece konuşarak değil. Konuşurken aynı zamanda da alternatif model inşa etmek gerekir. Diğer cephe ne yapıyorsa biz onun aynı zamanda alternatif modelini inşa etmek durumundayız.”[6]

Özgür Zaman Kooperatifleri

Tekrar başka alternatif kavramlar üzerinden ‘ekonomi’yi tartışmaya devam edersek, alter-hegemonyada, radikal demokraside üretimi örgütlemek, söylediğimiz gibi ilk başta zihinlerimizi sarmış iktisadi hegemonyayı kırmayı gerektirir. Aslında sadece ‘üretim’ demek bile bu iktisadi düşüncenin sonucudur. ‘Üretim’ onu ‘tüketen’den ayrı bir kategoriymiş gibi algılandığı andan itibaren, kendi başına teraziye konduğunda, ölçütü ancak ‘verim’ ve ‘kâr’dır. Onu ‘tüketen’in başka bir unsur olarak ele alınması, ikisi arasındaki doğrudan bağı yok saymak –kelimenin tam anlamıyla sınıflandırmak– mesela tüketenin çocuk, yaşlı ya da genç, güçlü ve hızlı olup olmadığına bakmadan herkese aynı şekilde ‘satmayı’ ortaya çıkarır. Garip bir şekilde önceden kalma bir nezaketin uzantısı olarak otobüslerde çocuk, yaşlı ve hamile kadınlara yer verme inceliğinin tabelaları vardır da mesela ekmek herkese aynı fiyata satılır ve kimse de bunun neden olduğunu düşünmez. Çünkü üretim ve tüketim sanki iki ayrı kategoridir ve daha doğrusu bu sistemde, daha çok iki ayrı sınıfın ‘sahip’ olduğudur. Eğer bu ‘iktisadi’ bakışı, radikal demokrasinin cüretiyle çöpe atarsak, nasıl bir ‘üretim’ örgütleyeceğimiz üzerine tartışabilir hale geliriz.

Öncelikle bir yerde çalışmaya başlarken ilk soru ‘Ne kadar PARA kazanacağımız ‘değil ‘Ne kadar ZAMAN harcayacağımız’ olmalıdır. Çok basit ve temel bir sorudur bu. Çünkü bu dünyada hiçbir zaman yeniden üretemeyeceğimiz tek şey zamandır. Eğer 80 yaşınıza kadar yaşayacaksanız bunun ne kadarını fabrika cehennemine, okul tutsaklığına, bunlara ulaşmak (!) için ulaşıma ya da bir dükkanda birileri gelsin diye beklemeye, başkasının tarlasında ya da kendi mezarımızı kazmaya ayırıyoruz? Esas soru budur. Bu yüzden her şeyi bir yana bırakın; muhtemel sağınızda solunuzda bulunan, çok parası olan ve tek zevkinin bu paraları hesaplamak ve saymak olan salak insanlara sorun ne yaşadılar bu hayatta diye… Ya da mesela neden erkekler birbirlerine hep askerlik anısı anlatırlar? Askerliği çok sevdikleri için mi yoksa hayatta hiç başka şey yapmadıkları için, hadımlaştırılmış bir hayatın neticesi midir bu?

Bu yüzden, radikal demokrasiler de ‘üretim’ ortaya çıkan verim ve kârlılık üzerinden değil, yaşantımızdan ne kadarının çalışmaya süpürüldüğü üzerinden bakılır. Dolayısıyla ‘üretim’ ve tabii ki ‘tüketim’ ne kadar çok özgür zamanımız olacağı üzerinden örgütlenir. İşte bu, Özgür Zaman kooperatiflerinin ana çıkış noktasıdır. Özgür Zaman kooperatiflerinde olanlar kendi çalışma zamanlarını örgütleyerek, çalışma zamanlarını birlikte planlayarak dolayısıyla özgür zamanlarının sahibi olurlar. Mesela Özgür Zaman Kooperatifinden bir grup yılda sadece 2 ay taş sıkma zeytin değirmeninde çalışarak, geri kalanını dünyada gezerek yaşayabilir. Çok mu ütopik geliyor? Hayır, siz distopyada yaşıyorsunuz. Bir şehirde çalışmak için o şehrin çok pahalı kirasını ödeyip, ulaşımına katlanıp, o iş için elbiseler satın alıp, eh çoktan o iş için okullar bitirip ve hafta sonu çamaşırlarınızı yıkamakla geçiriyorsunuz ve elinizde hiçbir şey kalmıyor. Geriye kalan sadece tükettiğiniz ömrünüz. Bu da eğer 80 yaşına kadar yaşarsanız. Belki de sadece iki haftalık ömrünüz kaldı ve siz hâlâ patronun sizle konuşurken gözlerini ayıramadığınız iltihaplı diş etlerini seyrediyorsunuz. Bu mu hayat?

Toprağın Kolektifleştirmesi

Bu durum alter-hegemonya inşasını zorunlu kılar. Bir alternatif inşasında radikal demokrasi ‘form’ ve ‘biçim’ dışıdır. İhtiyaçtan doğar ve hatta birçok defa olduğu gibi daha çok travmatik bir yıkım onu ortaya çıkarabilir. Neoliberalizmin ise dünyanın her yerinde tek yaptığı, yeni Kent İnşası ve bunu gerçekleştirmek için enerjinin, doğanın talan edilmesidir. Bu yüzden kent toprakların demokratikleştirilmesi, Kent Reformu, radikal demokrasinin ortaya çıkmasının en önemli dinamiğidir.[7] Özellikle ‘Kent’leşen toplumsal yapı daha doğrusu Kentin kapitalizmin ta kendisi halini alması, barınma hakkının yaşama geçirilmesinin yanında ev sahibi olmanın metalaşma haliyle zorunlu bir statü durumuna gelmesi, Mortgage ile sadece bir ev satışı değil, 10 yıl, 20 yıl düzene entegre olma, sessiz kalma, isyana dahil olmama, kültürel (!) durumunu imha etme anlamına gelirken, kent topraklarının demokratikleştirilmesi ise bir yandan halkın doğrudan ihtiyacının karşılanmasının, aynı zamanda neoliberal ekonominin temel dinamiği yeni kent inşasının tekerine çomak sokmanın, barınma hakkının metalaşma durumuna karışı öncelikle küçük ama hemen derinleşebilecek oyuklar açmanın, başka bir ekonomi, bir radikal demokrasi yaratma konusunda en etkili ekonomi dinamiğini ortaya çıkarmanın ortak çözümüdür.

Kent toprakların demokratikleştirilmesi, kent topraklarının yoksullara, evsizlere ve dünyanın her yerinde, özellikle bu coğrafyada en fazla evsiz olan kadınlara dağıtmak bir başka toplumsal yapının inşasının en önemli dinamiği haline dönüşebilir. Bu sadece toprakların dağıtılması ile sınırlı kalmayacaktır. 35-40 kişilik kolektiflerin radikal inşaat tekellerine ihtiyaç duymadan, alternatif ve ekolojik evler inşa etmesi, başlangıcından itibaren bir başka demokrasinin, yaşam biçiminin ortaya çıkmasının da dinamiği olacaktır. Tekrar edersek, Neoliberalizmin başat ekonomisi Yeni Kent inşası, ve yeni kent için doğanın katledici talanından başka bir şey değildir. O zaman eğer üstümüzdeki geçen yüzyılların kalıntılarını silkeleyip atmak için illaki iktisadi tartışacaksak, bugün ekonominin temeli ev yapmak ya da başka türlü anlatırsak ‘para bunda abi’dir . O nedenle Kent Topraklarını evsizlere, kadınlara dağıtarak, kolektif, birlikte, radikal tekellere ihtiyaç olmadan ev inşa etmek, sadece ‘barınma hakkı’nı inşa etmek değil, aynı zamanda radikal demokrasinin ekonomisinin de inşasıdır. Bu toplumsal ekonomi, daha doğrusu ekonomi olmayan ekonomi, bir başka bir yerden bakıldığında hiç kimsenin ‘işsiz’in kalmadığı, herkesin ‘işinin’ olduğu bir biçimdir. Hâlâ ve ısrarla bugünün terimleriyle konuşursak, ‘kâr’ın doğrudan ‘ev’ olarak çalışanlara geçtiği, çok ‘kârlı’ bir iştir.

Tabii ki köy komünleri, fabrika işgalleri, mahalle meclisleri, halk komiteleri farklı biçimlerde ve altını çizdiğimiz gibi birçok formsuz doğrudan biçimi önemlidir ancak yaşamın hegemonik kente hapsedildiği, insanların kent sınırlarından kovularak, yakının tekrar kente dahil etdildiği bir hegemonik iktidara karşı kent topraklarının demokratikleştirilmesi, hegemonyanın parçalanması, bir alter-hegemonya inşası, yani radikal demokrasinin temel alanıdır.

 

[1] Daha ayrıntılı anlatım için bkz. Ahmet Ateş, Türkmen Anarşizmi, Öteki Yayınları, 2015.

[2] 2- Batan büyük şirketlere örnekler, devasa finans şirekti Lehman Brothers, dünyanın en büyük bankalarından Washington Mutual, dünyanın en büyük ikinci telekomünikasyon şirketi WorldCom, dünyanın en büyük otomotiv şirketi General Motors, dünyanın en güvenilir finans şirketlerinden sayılan CIT, dünyanın en büyük enerji şirketlerinden Enron, dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden Conseco, otomotiv devi Chrysler, en zengin petrol şirketlerinden Texaco ve liste daha da uzatılabilir. Dünyanın süpergücü ABD kurulduğundan bu yana 5 kere iflas etti; son 200 yılda iflas eden devletlerin sayısı 83; sadece son 6 yılda 6 ülke iflasını açıkladı. ABD’nin sanayi şehri Detroit, iflas eden şehirlerin son örneği ve bugün bir hayalet şehir görünümünde.

[3] “Daça”, Sovyetler Birliği yazlık konutlar. Daha önce Çarlık aristokrasisinin bu ayrıcalığı, parti bürokrasisine geçmiştir.

[4] Bkz. Soner Torlak, “Kürt Özgürlük Hareketi’nin Mekân Siyaseti”, Ayrıntı Dergi, Aralık 2015-Ocak 2016, Sayı 13. Yine aynı yerde Fanon’dan alıntı tam yerindedir: “Geleneğe sıkıca tutunmaya veya aşınmış gelenekleri canlandırmaya çalışmak, sadece tarihe değil, halka da karşı gelmektir. Bir halk, sömürgeciliğin acımasızlığına, karşı silahlı veya hatta politik mücadeleyi desteklediği zaman, gelenek anlam değiştirir.”

[5] Bkz. Metin Yeğin, Patronsuzlar, Öteki Yayınları, 2015.

[6] Bkz. Metin yeğin, Topraksızlar, Öteki Yayınları, 2015.

[7] Daha ayrıntılı incelemek isteyenler için Bkz. Metin Yeğin-Merve Tuba Tanok, Kent Reformu ve Yeni Gecekondu Hareketi, Notebene Yayınları, 2014.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

CEVAP VER