Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

5 bin yıllık erkek egemenlikli sistem tarihinde kahramanca direnen birçok kadın, bu tarihe birer birer imza bıraktı. Egemenler tarafından çizilen, inşa edilen resmi ideolojiler ve tarih anlayışlarına rağmen biz biliyoruz ki kadın, insanlığın ilk toplumsallaşmasında oynadığı aktif-merkezi rolden cinsel köleciliğe ve kadın düşmanlığına, yani ataerkil sisteme geçiş, hiç de kolay, direnmesiz veya acısız gerçekleşmedi. Ancak yine biliyoruz ki, söylenenin aksine, yazılmamış tarih veya devletçi olmayan toplumsal tarih, aynı zamanda kadın tarihiyle özdeştir.

Sosyal, politik, kültürel ve teknolojik devrimler çağı olan 20. yüzyıl, feminizm ve kadın hareketleri için toplumsal değişim ve dönüşüm anlamında önemli bir rol oynadı. Tarih boyunca kadınlar mücadele edip egemen sistemlere karşı başkaldırmıştır.  Ancak 20. yüzyılın özelliği; kadınların ilk defa örgütlü ve sistemli bir şekilde erkek egemenliğine karşı harekete geçmeleri ve bunun için kapsamlı yöntemler, teoriler ve eylemler yaratmalarıdır.

Gerek farklı coğrafyaların çevresel etkenlerinden olsun, gerekse de tarihin akışından kaynaklı olsun, kadın hareketleri sürekli çevrelerinin şartlarına göre şekillenen erkek egemen sisteme meydan okuyabilmek için, koşullarına göre esnek ve yaratıcı bir şekilde örgütlenmiştir. Ancak farklı feminist akımlar ve nesiller, birçok ortak perspektifi ve yöntemleri paylaşırken, aynı zamanda nitelik veya içerik olarak birbirinden farklıdır. Bunun da ötesinde, birbiriyle çelişmiş ve çatışmışlardır. Bu durumsa kadının özgürlük sorununun sınıf, ırk, dil, din, kültür gibi kategorilerden ayrı ele alınamayacağının göstergesidir.

 

Kadın Militanlığının İlkleri

İlk olarak Batı ülkelerinde kuramsallaşan feminizmin tarihi ele alındığında, genelde üç dalgadan bahsedilir:

İlk dalga olarak tanımlanan dönemin, ilk örgütlü kadın özgürlük deneyiminin kökleri ve bu deneyimin “feminizm” olarak adlandırılmasıyla paralel olarak 19. yüzyılda başladığı görülür. Ancak feminizm 20. yüzyılın ilk yarısında birkaç öncü kadını aşıp toplumsal bir hareket haline gelir. Feminizmin ilk zaferleri de bu döneme denk gelir.

ABD’de başlayan feminist hareketin ilk öncüleri genelde beyaz orta sınıflı kadınlardı. Bu “ilk dalga” kadın hareketi, oy kullanma hakkını talep eden kadınların örgütlendiği eylemlerdir.

Bu dalgada dikkat çeken bir özellikse; ABD’deki kadın mücadelesinin 19. yüzyılda mevcut olan köleciliğe karşı mücadele ile başlamasıdır. Sonradan kadın hareketini örgütleyecek olan kadınlar, ülkenin özellikle Güney’inde hakim olan siyahi insanların köleliğine karşı kampanyalar başlatmıştı. Daha sonrasında kadın hareketini kuracak olanlar ise, bu ilk köleliğe karşı kadın kurumlarını oluşturanlardı. Bunu, erkeklerin kadınları köleliğe karşı kurulan yapılardan dışladıkları için yaptılar. Kadınlar bu şekilde ezilen bir kesim için politik alana geçerken, aslında kendi köleliğinin de farkına vardı.

Eleanor Flexner’in “Century of Struggle”da yazdığı gibi “Kadınlar köleliğe karşı hareketler içinde ilk defa örgütlenmeyi de öğreniyorlar, halka açık toplantılar yapıyorlar, imza kampanyaları başlatıyorlardı. Köleliği ortadan kaldırma yanlısı olarak ilk defa herkesin önünde konuşma hakkını kazandılar ve kendilerinin toplumdaki yeri ve temel hakları ile ilgili bir felsefe geliştirmeye başladılar. Bir yüzyılın çeyreği boyunca bu iki hareket, köleyi serbest bırakmak ve kadını özgürleştirmek olarak birbirini besledi ve güçlendirdi.” Gittikçe kölelik sisteminde kendi köle durumunun farkına varan  kadınlar, feminist hareketinin ilk adımlarını atmış oluyorlardı.

ABD’de oy kullanma hakkı kadınlardan önce eski kölelere tanınmıştır. Bu dalga, oy hakkı etrafında örgütlenip ona odaklanırken, henüz kadının özgürlük sorununun daha derinlerinde yatan mekanizmalarıyla çözümleyememiştir. Kate Millet’e göre “Bu hareketin en temel zayıflığı oy hakkına odaklanmasıydı. Oy hakkı kazanıldıktan sonra  hareket bu odaklanmayla sınırlı kalınması nedeniyle soldu, kayboldu ve ayağı yerden kesildi. Çünkü ataerkil ideolojiye yeterince derin ve radikal bir seviyede meydan okunamadı.” Ataerkil bir sistemi reforme etmek isteyen bu hareket, toplumsal dönüşümden çok uzak kaldı ve ancak elit kadınların bazı koşullarını değiştirdi. Emek, eğitim, politika, ekonomi gibi boyutlarda kadınların yaşamını etkileyemedi.

Öte yandan Britanya’da 20.yüzyılın ilk çeyreğinde kadınların oldukça radikal yöntemleri ile şekillenen Sufrajet hareketi gelişti. Bu dönemde bine yakın kadın oy hakkını talep ettikleri için cezaevine atıldı. Amerika’daki kız kardeşlerine göre daha militan yöntemlere başvuran Britanyalı kadınlar kundakçılık, maddi hasar, açlık grevi gibi eylemleriyle ile ünlendi. Cezaevlerinde açlık grevlerine başlayan kadınlara devlet tarafından zorla beslenme dayatılıyordu. O dönemde medya bu kadınları “yerel terörist” olarak tanımlıyordu. Asıl mesele ise şuydu: Kadınlar, insan olduklarını ve toplumun bireyleri olduklarını kabul ettirmek istedikleri için ataerkil sisteme çok büyük bir tehdit oluşturuyorlardı. Artık evcillik (ev hanımcığı), karşılıksız emek vermeyi ve sadece oy kullanma hakkına sahip olmamayı kabul etmek istemiyordu kadınlar. Mevcut olan pasif, dilsiz, ailenin dışında var olmayan ev hanımı konseptine uymayan kadınlar, devletin yönettiği güvenlik ve aile sistemleri tarafından canavar, cadı, öcü, fahişe gibi tanımlarla hakarete uğruyorlardı. Popüler medyada kadın hareketleri “büyük şapkalı, uzun elbiseli, elit beyaz kadınlar” olarak basitleştirip apolitikleştirilse de, farklı kesimlerdeki kadınların katılımı engellenemedi ve gelişti. Sonraki feminist dalgalar, ilk dalga hareketini işçi ve beyaz olmayan kadınlara seslerini duyuramamaları yönüyle eleştirse de, ilk dalganın bazı ilklere imza atmaları anlamında önemli bir yerde durduğu açıktır.

İkinci dalga feminizm ABD’de başladı ve yayıldı. Özünde birinci dalgadan çok da farklı değildi. Hala öncüleri beyaz elit kadınlardan oluşuyordu. Çıkışı ve gelişimi 1960-80 arasına tekabül eden bu hareket, tartışmayı oy hakkının ötesine taşıdı. Ataerkil sisteme daha derin meydan okumaya kalkışan bu hareket, özellikle 1968 devrimci gençlik ruhundan aldığı güçle mücadeleyi kadına karşı şiddet, klasik aile yapısı, iş-emek, cinsellik, taciz-tecavüz, kürtaj hakkı, doğum kontrolü gibi yapısal eşitsizlik alanlarına taşıdı.

Bu dönemin etkin isimlerinden biri Fransız filozof Simone de Beauvoir oldu. Beauvoir’a göre, devlet tarafından kadının “ikinci cins” olarak konumlandırmasıyla kadın pasifleştirip nesneleştirilmiştir. Erkek ise asıl olarak konumlandırdığında özneleşmiştir.

De Beauvoir’dan etkilenen kadınlardan biri Betty Friedan oldu. Friedan aile yaşamını çözümler. “Kadının pasifleştirilmesi ve susturulması, onu toplumun en derin sorunlarından birisi haline getirmiştir” tespitini yapar ve ikinci dalga feminizmin öncülerinden biri olarak tarihe geçer.

Kadının özgürlük sorununu ilk dalga feminizme göre daha derinden ele alan bu dönemdir.Bu dönem aynı zamanda ABD ve Sovyetler Birliği arasında gelişen Soğuk Savaş yıllarıdır. Vietnam gibi ülkelerde antı-sömürgeci savaşların yükseldiği zamanlar oluyor.Bu savaşların etkisiyle savaşa ve militarizme karşı sokağa çıkılmaktadır.Bu dalgadaki hareketi işçi sınıflı kadınlar ve beyaz olmayan kadınlar tarafından kadın tarihini “homojen ve beyaz şovenist bir şekilde tarif etmek” ile suçlandı.

Ayrıca şunu belirtirsek, bu iki dalganın amacı devlet sistemi içerisinde bazı reformlara ulaşmaktı. Kanunların değişmesi, temel eşit hakları sağlamak için önemli adımlar atılmış olsa bile, erkek egemen sisteme yönelik daha radikal ve sistematik bir eleştiri geliştirilememiştir. Özellikle devlet ile kapitalizm arasındaki bağlar çözülmeden, kadın statüsünün derin bir şekilde değişmeyeceği görülememiştir. Zihni devrim gelişmeden, yasal reformlarla sınırlanmış, kadınların bazı temel haklarının korunamayacağı sonucu  açığa çıkarılamamıştır.

Batı’da gelişen feminizmin ilk dalgası, sosyal demokrat veya liberal karaktere sahip akımlar olarak değerlendirilebilir. Egemen sisteme fazla zarar vermeden, hatta yer yer onu besleyen özelliklere sahip olan bu akımlar çoğu zaman ataerkil sisteme alet olmuştur. Devlet, kadınların sorunlarını bireyselleştirme ve kimi haklar tanıyarak birleşik mücadeleyi bölme yöntemine baş vurarak; toplumsal hareketlerin ve hak taleplerinin radikalleşmesini bastırabilmiştir. Hala Batılı kadınlar arasında mevcut olan, bireysel özgürlük illüzyonu kadın hareketinin bu tarihinden kaynaklanmaktadır.

 

Dünya Savaşları ve Feminizm

20. yüzyılın ilk yarısını en çok belirleyenin iki dünya savaşının gerçekleşmesiydi. Dünya savaşlarından etkilenen tüm ülkelerde seferberlik durumu yaşandı. Bu olağanüstü durum aynı zamanda kadınları da etkiledi. Ekonomik, sosyal, politik ve kültürel durumların da yansımasını buldu. Zorunlu olarak erkeklerin çoğu savaşa çağırıldığı ve savaş aksanlı yürütülen ekonomiyi kadınlar devam ettirdi. Özellikle 18. yüzyıldan beri “çalışmayan, pasif, yumuşak, sessiz ev kadını” ideali ve ona bağlı olan toplumsal tabular yıkılmaya başladı. Yüz binlerce kadın iş yerlerini ve fabrikaları doldurdu. İlk defa evlerinden çıktılar ve emekleri “para” olarak değer buldu. Bu durum kadınların devletlerin propagandasına mazhar olmasını getirdi! Propaganda mekanizmaları tarafından “yurtsever kahramanlar” olarak kutsanıyor oldular. Savaş zorunluluğu ve faşizme katkı sağlamış olsa da kadının üretime dahil olması, objektif olarak bazı alanların açılmasına götürmüştür.Bu durum, ulus-devletçi sistemin kadınların bazı haklarını tanımak zorunda bırakmıştır. Elbette bu kazanımlara kadınların direnişleri ve ölümü pahasına ulaşılmıştır. Ancak verilen bedellere uygun küresel bir kadın hareketine ulaşılamamıştır. Büyük oranda kadın hareketi hedefinden saptırılmış, ağırlıklı feminizm devlet denetimine sokulmuş ve devlet feminizmi denilebilecek bir eğilim de şekillendirilmiştir.

Devrimin ilk dönemlerinde Sosyalist Bloku’nda yaşayan kadınlar bazı hak ve pozisyonlar kazanmıştı. Kadınlar bir yandan aç kalırken, diğer yandan eğitim gibi alanlarda öncü rol oynayabiliyorlardı. 2. Dünya Savaşı’nın ardından ikiye ayrıldıktan sonra, Doğu Almanya’da(DDR) emekçi kadınlar ve örgütlerin hakları bir çok alanda Batı’ya göre daha gelişmişti.

Mustafa Kemal’in reformlarından kaynaklı Türkiye Cumhuriyeti’nde kadınlar bazı Avrupa devletlerinden önce oy kullanma hakkını elde ettiler. Ancak bu özgürlük anlamına gelmemektedir. Dayatılan devletçi zihniyet ve kapitalist modernist yaşam ile modernizm bağlamında asimilasyon pratiklerini de içerdi. Bu aynı zamanda katliam, soykırım ve baskı anlamına da geliyordu. Bu yol ile feminizm de devlete eklemlenmek istenmiştir. Aslında milliyetçi ve laikçi söylemle birlikte bir yönüyle de dayatılan Türkçü-Müslüman kimlik oluyordu.Yine feminizmi bir şekilde Batılılaşmaya özendirilme hedeflenmiştir. Modern kadın söylemi altında taklitçi ve özentili, bir anlamda erkek gibi,yani erkekleşme dayatılmıştır. Kadın için özgürleşmenin bu olduğu gösterilmek istenmiştir. Dünyada da ilk örnek olduğu ileri sürülen ve rol model olarak gösterilen kadın pilot Sabiha Gökçen buna iyi bir örnektir. Ancak bu tipoloji olsa olsa militarizm rol modeli olabilir. Özgür kadının rol modeli olamaz.Nitekim 1937-38 yıllarında Dersim’de savaş pilotu olarak yer almış ve binlerce Kürt- Alevinin katledilmesinde rol oynamıştır.Elbette kadının erkek iktidarına ve şiddetine benzeşmesi veya ona alet olması pek de feminist sayılamaz.

Barbara Ehrenreich’a göre, “Erkeklerle eşit olmak yeterli değildir, eğer erkekler canavar gibi davranıyorsa.” (Ehrenreich, 2007, s.4) Siyahi feminist Angela Davis’e göre, “kadınlar, devlet orduları gibi militarist, ırkçı, faşist, kapitalist sistemlere dahil olmak yerine toplumsal adaleti talep ederek doğru bir özgürleşme ve eşit yaşama doğru hareket edebilirler. Eşit bir şekilde işkence ve öldürme hakkına sahip olmak demokrasinin en soyut tanımlaması olur ve hiçbir şekilde toplumsal adalet ve özgürlük getirmez. Tam tersine sistemin aleti olunur.” (Davis, 2007, s.26)

Devletin kanadı altında gelişen kadın hakları en iyi olasılıkla bazı kozmetik reformlara yol açmıştır. En kötü şekilde de kadının köleleşmesine daha çok katkı sunmuştur. Dönemsel olarak bazı pozitif koşullar oluşsa da bu, devletlerin samimiyetinden kaynaklı değil, savaşlar, ekonomik zorunluluklar gibi dış etkenlerden kaynaklıdır. Çoğu zaman olağanüstü koşullar geçtikten sonra, kadınların kazandığı haklar geri alınmıştır. Dünya savaşlarının sonunda kadınlar iş yerlerinden çıkarılıp tekrardan evlere sokulmaya çalışılmıştır. Bu sefer de “yurtsever anneler” olarak doğurma makinelerine dönüştürülmek istenmiştir. Elbette devlet dönem dönem toplumu kendi çıkarları için örgütlemekte fayda görmüştür,görmektedir. Her zaman toplumsal yapıları kendi denetimi altında bırakmaya dikkat etmiştir. Bundan dolayı da, bu reformlar devrimci, radikal bir politizasyona doğru götürmemiştir kadınları. Tam tersine, milliyetçi ideolojiler kadınların asil sorunlarını çözmeleri önünde engel oluşturmuştur.

 

Önce Özgürlük Sonra Kadın!

“Özgürlük” demokratik uygarlığın en anlamlı kavramlarından biridir. Farklı zamanlarda, farklı mekanlarda, farklı anlayış, zihniyet, amaç veya yöntem ile aranmıştır. Ne kadar güzel ve temiz bir fikir olsa da, birçok iktidar amaçlı sistem tarafından toplumun, özellikle de kadının aleyhine kullanılmıştır. Hatta bazen özgürlük adına kadına şiddet ve baskı uygulanmıştır.

Özellikle sosyal demokrasi, reel sosyalizm ve ulusal kurtuluş hareketleri, bu alanda hiyerarşik yöntem ve zihniyetleri ile tarihi suçlar işlemişlerdir. Çoğu zaman kötü niyetli olmasalar da, devletçi egemen bakış açısına sahip oldukları için, yani iktidarı tahlil edip ona alternatif demokratik yöntemler örgütlemek yerine özgürlüğü, devlet veya iktidar sahibi olmak ile özdeşleştirdikleri için, en başta doğaya, topluma, kadına ve en çok da özgürlüğün kendisine ihanet etmişlerdir.

Her ne kadar kendilerine “feminist” adını vermeseler de, 20. yüzyıldaki ulusal kurtuluş mücadelelerinde yer alan kadınlar asla göz ardı edilemez. Kendi ülkelerinde özgürlüğünü inşa etmek için bir çok kadın kendi kadın kimliği ile yola çıkıp ölümü göze almıştır. Ülkelerini kadınların özgür olduğu bir mekana çevirmek için, kadınlar silahlanıp mücadele içinde yer almış ve can vermiştir. İspanya iç savaşında hem politik hem askeri alanda örgütlü anarşist kadınlar (“Mujeres Libres” yani” Özgür Kadınlar”),  kadın özgürlüğünü sınıf mücadelesiyle birleştirerek, “çifte mücadele” yürütüyorlardı. Benzer yapılar Latin Amerika devrimlerinde de ifadesini bulmuştur. Nikaragua’da Sandinista kadınları hem askeri hem politik alanda özgüçlerini ortaya koymakta örnek oldular ve tarihteki yerlerini aldılar. Maalesef, bazı istisnalar hariç, özellikle Marksist-Leninist ulusal mücadeleler ve anti-sömürgeci hareketler kadın özgürlüğünü genelde “devrim sonrası”na ertelediler.  Sınıf indirgemeci bir bakış açışına sahip olduklarında; kadınları ya gündem dışına ittiler ya da durumlarını daha da kötüye sürüklediler.

Avrupa’nın eski sömürgelerinde, özellikle Afrika’da ve Ortadoğu’da, sömürgeciliğe karşı başkaldırma mücadelelerinde kadınların rolü çoğu zaman öncülük düzeyindeydi. Örneğin Cezayir Kurtuluş Savaşı’nda kadınlar kendi renkleriyle özgürlük mücadelesine katılmıştır. Aynı durum Vietnam gibi ülkelerde de gelişmiştir. Hindistan’ın Britanya’nın sömürgeciliğine karşı yürüttüğü kurtuluş mücadelesinde kadınlar en ön saflarda yer alıyorlardı. Savaşta kadınlar ya askeri saflara ya da ekonomiye katılım yapıyordu. “Devrim” veya “kurtuluş” sonrası ise, kadınları yine ya eski konumlarına ya da acımasızca daha kötü koşullara sürükleniyorlardı. Günümüze ilişkin bir örnek verilirse; Arap baharında öncülük yapan kadınların (Tunus gibi bazı istisnalar olabilir) çoğunun durumu devrim öncesinden daha kötüdür. Savaş veya devrim gibi olağanüstü toplumsal değişim-dönüşüm süreleri sonrası, “normalleşme” zamanlar çoğunlukla geleneksel cinsiyet rollerine geri dönüş olarak algılanıp uygulanmıştır. Devletleşme ile birlikte kadınlar kamusal alandan, özel alana, yani eve iteklenmiştir. Çok çocuk doğurma, ekonomiye bedelsiz emek ile katkı sunma; toplumsal istikrar ve yurtseverlik olarak kadınlara dayatılmıştır.

Ulusal kurtuluş ve anti-sömürgeci mücadelelerin en temel zayıflıklarından biri köleciliği aşmak yerine;erkek egemenlikli sisteme dönüş şeklinde olmuştur: Hatta daha da güçlendirilmiş hallere de rastlanabilmektedir. Sömürgecilerin kendi halklarına haksızlık yaptığını düşünen kurtuluş hareketlerinin liderleri, bu tarihi haksızlığı erkekliklerine yönelik bir saldırı olarak algılamaktadırlar. Tekrardan erkekliklerini inşa edebilmek için, kadınlara karşı şiddet uygulayarak onurlarını geri kazanabileceğini düşünen bir zihniyet, doğallığında kurtuluşu kadınların ezilmesinde görmekten çekinmeyecektir.

Bu konuda Kürt Halk Önderi Ali Fırat’ın çözümlemesi dikkat çekicidir: “Her alanda yenilmiş Ortadoğu erkeği, bu yenilginin bütün yansımalarını kadından çıkarmaktadır. Dışarıda ne kadar hakarete uğrasa, bunun karşılığını bilerek ya da kendiliğinden kadından çıkarmaktadır. Toplumunu savunamama, çıkış bulamamanın öfkesiyle dolmuş erkek, ailede bir deli gibi çocuk ve kadına yönelmekte, şiddetini boşaltmaktadır. ‘Namus cinayetleri’ olgusu, aslında bütün toplumsal alanda namusunu çiğneten erkeğin, tersinden olarak bunun öfkesini kadında giderme eylemidir.” (A. Fırat, Bir Halkı Savunmak)

Kurtuluş hareketleri, özgürlük hiyerarşileri kurmuşlardır. Önce ulus, sonra kadın veya önce sınıf, sonra kadın vb. demişlerdir. Her ne kadar özgürlük kavramını kullanmış olsalar da,  iktidar-güç kompleksini doğru çözümleyememişlerdir. Sorun sistemden beslenen burjuvazide değil, özünde iktidarcı-devletçi zihniyet ve uygarlığın kendisinde yattığını göremeyen yaklaşımda yatmaktadır. Sonuçta bu akımlar kendi iradeleriyle iktidarcı anlayışa teslim olup, ideallerine ihanet etmiş oldular.

 

“Ben Kadın Değil Miyim?”

Başta da bahsettiğimiz gibi Batı dünyasında gelişen feminizmin ilk iki dalgasını, 1980’lerden sonra kendilerini ana akım, liberal feminist akımlarca ötekileştirilmiş hisseden “üçüncü” dalgayı oluşturan kadınlar ve kesimler tarafından eleştirildi. İlk nesillerin kadın gerçekliğini tek boyutlu, tek renkli ve ırk, sınıf, cinsellik gibi boyutlardan kopuk ele almakla suçlayarak; bu yeni akım kendini tek bir hareket ya da örgüt olarak tanımlamamıştır. Buna rağmen, ataerkil sistemi çok daha derinden analiz etmeye çalışmıştır. Batı’da ağırlıklı siyahi kadınlar öncü rolü oynamıştır. Siyahi feminist, aktivist, lezbiyen yazar Audre Lorde şöyle demektedir: “Bizi ayıran farklarımız değildir. Bizi ayıran, bu farklıklarımızı görüp, kabul edip ve kutlayabilme konusunda yetersiz olmamızdır.”

Bell Hooks 19. yüzyılda siyahi bir kadın kölenin konuşmasında kullandığı “Ben de kadın değil miyim?” cümlesinden yola çıkarak, ABD’deki kadın, siyahi, işçi olmanın mücadelesini yazarken; beyaz feminizmin yöntemlerinin cinsiyetçilik, sınıfçılık ve ırkçılığa hizmet ettiğini sert bir şekilde eleştirmiştir.

Black Panther Party (Kara Panter Partisi)’ye yakın olan meşhur siyahi aktivist ve akademisyen Angela Davis, ABD’deki siyahilere karşı komplolara, köleciliğe, ırkçılığa ve özellikle de kadın aksanlı bir perspektif ile yaklaşmıştır. Davis, ABD’de hakim olan cezaevi sistemini “Cezaevi-endüstriyel kompleksi” olarak tanımlamış, bedeni, zihni ve hareketi yasaklayan, kriminalize ve disipline eden devlet şiddeti, ataerkil sistem ve kapitalizmin ortaya çıkardığı ırkçı zihniyetin ortak iş birliği olduğunu tespit etmiştir. ABD toplumunda ekonomi, eğitim, siyaset gibi alanlarda en çok dışlanmış, yoksullaştırılmış ve ötekileştirilmiş olan siyahi kadınlar bu statülerinden dolayı aynı zamanda Amerikan feminizminin en radikal kolunu oluşturmaktadırlar. Son yıllarda gelişen “Black Lives Matter” hareketinin öncülerinin çoğu bu çerçevede kadınlardır.

“Feminisid” (yani kadın kırımı) kavramı Latin Amerikalı kadınların, maçoizm veya erkek şiddetine karşı geliştirdikleri bir tanımlamadır. Aynı soykırım (jenosid) gibi, kadınların sistematik, planlı ve bilinçli bir şekilde katledilmesini ifade eder. Sorunu çözümleyebilmek için bu tanımın  önemli olduğunu vurguluyor Latin Amerikalı kadınlar. Yine kadın katliamlarında devlet yardımı olmadan bu boyutta gerçekleşemeyeceğini tespit etmektedirler. Erkek egemen zihniyeti asabilmek için devlet, aile, sömürgecilik, ırkçılık ve kapitalizm arasındaki bağları eleştirip açığa çıkarılmasının öneminin farkına varmışlardır.

Afrika’da da kadınlar, sömürgecilik ile mücadele ederken, kendi ulusal kurtuluş hareketleri içindeki cinsiyetçi ve maço davranışlara karşı harekete geçmişlerdir. Aynı zamanda neoliberal şiddetin sisteme nasıl katkı sunduğunu ortaya çıkaran kadınlar, kendi cinsiyet mücadelelerini neo-kolonyalist (sömürgecilik) ve ekonomik işgal yöntemlerinden ayrı ele almamışlardır.

Pakistan, Bangladeş, Kolombiya gibi ülkelerde ise büyük şirketlerin, küreselleşme adı altında işçi kadınların ölümlerine sebep olmalarının bilincine varan kadınlar kapitalizm, cinsiyetçilik ve uluslar arası ekonomik sistemler arasındaki bağlar üzerinde yoğunlaşmışlardır.

Küresel ısınma ile gündemleşen ekolojik felaket tartışmaları, kadınların topraklarına bağlılığını ve bu konudaki hassasiyetlerini ortaya çıkarmıştır. Ekolojik hareketlerin çoğu yerel halklar tarafından örgütlenmiş ve bunların öncülerinin çoğunu kadınlar oluşturmaktadır. Amazon Ormanlarının büyük şirketler tarafından katledilişine karşı mücadeleden tutalım, Kuzey Dakota’daki Amerikan yerli halkın, Standing Rock’un, Sioux kabilesinin petrol boru hattına karşı muazzam direnişi ve Terolar’daki Alevi-Kürt kadınların direnişi kadın ve doğa arasındaki derin bağların göstergesi oldu. Doğal toplumla bağını koparmamış olan kadın, ekolojiyi soyut bir teori olarak değil, yaşamın kendisinde örgütlüyor.

Feminist ve kadın hareketleri birbirleriyle diyalektik bir ilişki içinde mücadele ve müzakere ederken, farklı tecrübelerden faydalanıp erkek egemen sisteme meydan okumalarını derinleştirdiler. Ataerkil sistem küreselleştikçe kadın hareketleri de aynı zamanda uluslararası duyarlılığını güçlendirmeye devam etmektedir.

 

Feminist Teori

Feministler üçüncü dalgada, ilk iki dalgayı eleştirirken farklı teori ve ekollerini de geliştirmeye başladılar. Feministler erkek egemen sistemini, mitolojiyi, felsefeyi, dini ve bilim gibi alanları anlama sürecine girdiler. Özellikle kapitalist modernitenin etkisi altında gelişen erkek aksanlı bilim paradigmalarını eleştirmeden çözümleyemeyeceklerini hızla anlamaya başladılar. Gelişen feminist epistemoloji kadın tarihi ve bilimi üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Egemen sistem tarafından silinmiş kadın tarihini açığa çıkarma, kadının bilim yöntemini ve teorisini geliştirmeye devam ettiler,ediyorlar. Bu durum sömürgeciliğe karşı mücadele eden kadınların batı-merkezci dünyaya görüşünü kuvvetli bir şekilde mahkum etti, ediyor. Toplumsal bilimin toplumsal yaşamdan kopuk olamayacağını vurgulayan feministler, kapitalist devletçi sistem tarafından çalınan bilimi de yeniden gün yüzüne çıkarıyorlar. Örneğin İtalyan Marksist, feminist ve otonomist Silvia Federici “Caliban ve Cadı” adlı kitabında Orta Çağ’daki cadı avlarına, dinin dogmatizmine, devletin toprak tahsisatına ve Avrupalıların sömürgeciliğine bakarak; feodalizmden kapitalizme geçiş döneminin aynı zamanda kadın bilimine karşı müthiş bir komplo olarak yorumluyor. Ayrıca feminist antropolog, tarihçi ve sosyologlar neolitik çağdaki farklı kültürlerle  günümüzdeki cinsiyet ilişki ve kültürlerini karşılaştırarak sonuçlara varıyorlar. Ataerkil sistemin kader olmadığı,neolitiğin sosyal bir konstrukt(yapı) olduğunu açıklayabilmektedirler. Modernitenin sunduğu determinist bakış açısının devlet ve kapitalizmin tarihin kaçınılmaz bir zorunluluğu olduğunun iddiasının gerçeği yansıtmadığını ortaya koymaktadırlar. Ve kadınlar özgürlük olasılığının bilimini ve bilme yöntemini aydınlatmaya çalıştılar, çalışıyorlar.

20. yüzyılın feminist tarihinin son çeyreğinde gelişen en önemli kavramlardan biri ise “intersectionality”, yani farklı egemen ve şiddet sistemlerinin kesişmesi, karşılıklı etkileşimi ve birbirlerini beslemesidir. Örneğin kapitalizmi anlamadan, ulus-devleti tanımlamaya kalkışmak ne kadar eksikse, ataerkil sistemi çözmeden kapitalizmi eleştirmeye kalkmak da o kadar zayıf bir tespite bizi ulaştırır. Sömürgecilik, ırkçılık ve milliyetçiliği doğru kavrayabilmek için, bir insanın başka bir insan üzerinde ya da bir halkın başka bir halk üzerinde kurduğu egemenliği anlamadan gerçek kavranamaz. Burada insanın doğa üzerinde kurduğu şovenist egemen bakış açısını ve bundan kaynaklanan endüstriyalizmi ve ekoloji krizini anlamak ile işe başlamak gerekmektedir. Aksı halde ise bizi güç ve iktidarın kaynaklarına götürür. Kısacası, bir şiddet sistemini veya mekanizmasını anlamadan, bir başkasını anlamak neredeyse imkansızdır.

Cinsiyet, arzu gibi istemler, insan ve beden arasındaki çelişkileri incelemek, sadece toplumsal cinsiyetçiliği değil, toplumsal cinsiyetin kendisi de inşa edilmiş bir yapı olmaktadır. Bu ekolün en önemli isimlerden olan Judith Butler cinsiyet ve toplumsal cins arasındaki farkları ortaya koyarken, toplumsal cinsin “performatif” olduğunu ifade eder. Foucault’un iktidar tanımlamasına dayanarak, iktidar-bilim kompleksi aksanı; farklı ideolojik rejimlerin ve toplumsal baskılardan kaynaklı ortaya çıkan söylevlere göre şekillenen toplumsal cinsiyeti bir sosyal inşa olarak sunuyor.

Görüldüğü gibi feministler bir yüzyılı aşan mücadelelerinde bedel verip tarihe geçen cesur kadınlardır. Bugün kadın haklarını güvenceye alan kanunlar, yasalar, yapılar ve mekanizmalar varsa; kesinlikle kadın hareketlerinin mirasıdır. Bazı yöntemleri eksik ve yetersiz kalsa da feministlerin iyi niyetleri, cesaretleri, bedelleri ve kavgaları kadın tarihine büyük bir katkı şunmuştur. Ayrıca feminist teoriler insanlık tarihini, davranışını ve toplumsal dinamikleri anlamamıza çok büyük ve aydınlatıcı katkılar sunmuştur. İlk oy hakkını isteyen ev kadınlarından, emperyalizme karşı silahlanan militanlara, topraklarını korumak isteyen yerel halkların üyelerine ve Rojava’da kadın komünlerini kuran kadınlara kadar, feminizm gerçekten de “ilk sömürgenin başkaldırışı” olarak, en radikal mücadelelerden biridir. Ancak ya doğru tahlil yapılamadığından ya da kendisinin yarattığı engellerden çıkmazlarla karşılaştığı için, 21. yüzyıla doğru giderken feminizmin de kendisini yenileme ihtiyacı vardır.

 

Jineolojî ve Öz Savunma

Feminizm 20. yüzyılda belirgin ve dönüştürücü bir rol oynadı. Ancak yasadığımız döneme bakarsak; geçen yüzyıla göre ataerkil sistemin çok daha örgütlü, çok yönlü ve çok cepheli olduğunu görüyoruz. 3. Dünya Savaşı koşullarında dönüşü olmayan ekolojik felaketlerle de karşı karşıyayız. Soykırım, doğakırım ve kadınkırımı anti-demokratik, despotik ve otoriter devletçi kapitalist sistemin küreselleşmesi, artık iş birlikçi ilişkilerini de aşıp tek bir sistem haline gelmeye doğru yol alıyor. Yerel halkların orman ve su savaşları, gıda mühendislikleri ile kanserojen maddeleri üreten özel şirketler, haberleri çarpıtan basın, savaş teknolojileri, pozitivist bilim, iş yerlerindeki feci katliamlar ve ev içi şiddet gibi durumlar birbirinden ayrılamaz hale gelmiştir. Çünkü hepsi otorite, hiyerarşi, artı ürüncü ve şiddetli bir ideolojik, politik ve ekonomik bir sistemin ayakları olmuşlardır. 21. yüzyıl Ortadoğusu’nda modern seks köle pazarları yaşanıyor. Açıkça kadınları cinsel obje olarak aşağılayan Donald Trump gibi bir erkek dünyanın en önemli koltuğunda oturabilmektedir artık. Birbirine ne kadar düşman gibi görünse de, tüm devletlerin ve gerici güçlerin ortak cephesi kadına karşı ilan ettikleri savaştır. Ataerkil sistem bu kadar örgütlü iken, kadın mücadelesi nasıl bir pozisyon almalıdır?

Belirttiğimiz gibi, feminizmin en zayıf noktalarından birisi alternatiflerini yeterince geliştirememesidir. Çoğu zaman ya elit kalmıştır ya kendisini toplumdan koparıp marjinalleştirmiştir, ya da egemen sisteme alet olmuştur.

Bugünkü sisteme meydan okuyan bir kadın mücadelesi ise, hem demokrasiye bakış açısını hem politika anlayışını gözden geçirip mevcut sistemi aşıp, kendi sistemini geliştirmek durumundadır.

Ali Fırat’ın ulus-devlete karşı öne sürdüğü “demokratik ulus çözümü” Kürdistan’daki demokratik özerklik sistemi ile ifadesini bulmaktadır. Bu sistemin öncüleri ise kadın özgürlüğünü sadece amaç olarak değil, daha ötesine bir yaşam, pratik, yöntem ve çizgi olarak tanımlayanlar kadınlar oldu.

Mevcut dünya sisteminin ve 5 bin yıllık devletçi uygarlığın sonucu olarak en düşük statüye indirilmiş Kürt kadınlarının, bu radikal çıkışa öncülüğünü yapması pek de şaşırtıcı değildir. Dünya kadınları, özellikle Kobanê’de DAİŞ’e karşı yürütülen efsane direnişten sonra YPJ şahsında Rojava Devrimi ve Kürt kadın hareketinin örgütlülüğü ile tanıştı. Son yıllarda dünyanın dört bir yanından kadınlar Kürdistan’a perspektif almak için akmaktadır. Rojava’daki kadın devrimi ve onunla birlikte komünler, kooperatifler, akademiler, meclisler ve kongreler ile gelişen kadın konfederal sistemi, dünya kadınlarına yeni konseptler ve örgütlenme şekillerini göstermektedir.

Aynı zamanda öz savunmanın önemini anlayan feministler, kendi yaşamlarını erkeklerin veya devletlerin vicdanına bırakmanın tehlikelerini  DAİŞ’in kadın köleliğinde görmüşlerdir. Kendini var etmek için, kendi yaşam anlamını ifade edebilmek için, kendi sistemlerini ve bilim anlayışlarını örüyorlar. Kadınlar her alanı; siyaseti, ekonomiyi, eğitimi, kültürü, sanatı, adaleti bir öz savunma alanına dönüştürüyorlar.

Jineolojî ile feminizmin çelişkilerini de içeren pozitivist bilim paradigmalarını özgürlükçü süzgeçten geçiriyor kadınlar. Kadın akademilerinde toplum bilimlerini yeniden ele alıyorlar ve toplumla buluşturuyorlar. Özgürlükçü yaşam konseptleri üzerinde kafa yoruyorlar, tarihi yeniden okuyup yorumluyor, masaya yeni politika ve demokrasi anlayışlarını getiriyorlar. Özgürlüğü devlet tekelinden kurtaran kadınlar, radikal demokrasi ile özgürlükçü kadının politika tarzını geliştiriyorlar. Bunu ise kadının özgürlük sorununu başka sorunların arkasına gizleyerek değil, tam tersine en temel toplumsal çelişki olarak ele alarak yapıyorlar. Yöntem olarak; doğal toplumun nabzını tutma ile ahlaki-politik toplumu inşayı hedeflemektedirler. Özgür bir yaşamın mümkün olduğunu; kurum kurum, komün komün inşa ederek ispat ediyorlar.

Kürdistan’da kurulan kadın konfederal sistem ile kadınlar, öz savunmasını da geliştirerek feminizmin en radikal halini örgütleyerek tarihe kaydediyorlar. Farklı kıtalarda jineolojî atölyelerinde yoğun tartışmalar gerçekleşiyor. Küresel çapta ortak ve demokratik bir kadın mücadelesi yükseliyor. Küresel erkek egemenlikli sisteme karşı, ancak enternasyonalist, radikal demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir dayanışma ve mücadele sistemi zafere ulaşabilir.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
TEILEN
Önceki İçerikFaşizmin Tarihi ve Kökeni – Enes Pir

CEVAP VER