Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Son iki yüzyıllık dönem içinde “faşizm”in birçok tahlili yapılmıştır. Başta Marksistlerce; liberaller, muhafazakârlar ve anarşistlerce yapılanlar da dâhil, hepsi fena yanıltıcıdır. Hiçbiri olup biteni dürüstçe ve doyurucu olarak açıklama gücünde veya niyetinde değildir”[1] Bu yanılgılı tanımlar ve tahliller sonuçta yanılsamalı bir bilincin gelişmesini hatta oluşmasını getirmiştir. Faşizmle ilgili bütün belirlemelerin eril zihniyet ve devlet olgusuyla olan ontolojik bağı irdelenmemiş, karakter birliği ve özellikleri yalın bir şekilde işlenmemiştir. Devletin faşist olarak toplum karşıtı olduğu, köleleşmeyi-yabancılaşmayı geliştirdiği göz ardı edilmiştir. Yapısallığının zor ve şiddetle örüldüğü unutulmuştur. Devlet-iktidar olgusunun en kapsamlı ve derinlikli bir faşist hal olduğu, tahlillerde bir kenara bırakılmıştır. Karakterinin zorbalığı, uyguladığı zulümlerin ise, devletin esas özü ve özelliği olduğu yapılan tespitlere yeterince dâhil edilmemiştir.

Özellikle kadın-erkek ilişkisinin eril zihniyetin “marifeti” olarak faşizm biçimine bürünmesi olan birinci ve ikinci cinsel kırılmaları faşizm olarak belirlemek, faşizmi doğru ele almayı ve doğru tanımlamayı getirecektir. Başlangıcı görülmeyen her sorunsallığın çözümü de girdabı ifade eder. Adeta ormanı ağaçlarla tanımlamak, fili kıllarıyla izah etmek, denizi su ve adacıklarla tariflemeye benzer. Hal böyle olunca sorun köklerinden, bütünlüğünden ve toplumsal-tarihinden kopuk görülecek yanlışlar ve yanılgılar deryası oluşturulmuş olacaktır. Tanım ve tariflerin, kavram ve kuramların bağı kökleri başlangıçları çıkış ve oluşumlarıyla varlıkları bağlamında irdelendiğinde doğru izaha kavuşabilir.

Eril zihniyetin hem kendisi hem de en geniş boyutlu ifadesi olan tüm iktidar ve devlet biçimlerinin oluşumu faşizandır. Çünkü eril zihniyet ve onun ürünü olan bütün iktidar ve devlet oluşumları militaristtir ve “…militarizm faşizmin ön biçimidir.” [2] Ancak zaman ve mekân bağlamında ihtiyaçlar temelinde kendini bukalemun gibi şekillendirir. Bazen faşizan olarak kalır. Bazen de koşullar bağlamında faşizan karakteri kendini faşizm olarak şekillendirir. Bu bir dışa vurum biçimidir. Varlığının riske girmesi ya da tehlike çanlarının aleyhine çalmaya başlaması durumunda biçim değişikliğine bürünerek faşist ve faşizan karakteri öne çıkar. Maskesiz hareket ederek adeta kontrol kabuğunu parçalar ve faşizm olarak biçimlenir. Öz ve biçim birliği ve bütünlüğü içinde hareket eden eril zihniyet ve devlet yapılanması tüm gerçekliğiyle kendini açığa vurmuş olur. Artık vitrine, maskeye, kılıfa ihtiyaç duymaz. Tüm oto-kontrol kabuklarını söküp atar. Zırhları, sırları parçalar. Gizli ve gizemli halleri aşikâr duruma gelir. Komple yalınlığı ve gerçekliğiyle görünür olur. İşte bu durum eril zihniyet ve onun yapılanması olan devletin gerçek halidir ve bu gerçek hal; FAŞİZM’dir. Ve faşizmi devletsiz ele almak, devlet olmadan düşünmek mümkün değildir. Aksi ise, faşizme, devlete hizmettir. Eril zihniyeti masum ilan edip, aklamaktır.

Çünkü faşizmin kök hücresi eril zihniyettir. Bu zihniyetin özü bencil ve bireyci, baskıcı ve hükmedicidir. Karakteri köleleştirici ve itaat ettirici, sömürgeleştirici ve yabancılaştırıcıdır. Örgüsü mülkiyetçi ve militaristtir. Hayat damarları zor ve şiddettir. Yaşam kaynağı talan ve gasp edicidir.

Faşizmin döl yatağı konumunda olan eril zihniyetin ilk oluşum strateji ve pratiği, kadına şiddet ve zor uygulayarak hükmü ve denetimi altına alarak köleleştirip, karılaştırdığı saklanamaz ve gizlenemez bir olgu olarak ortadadır. Özellikle eril zihniyetin canavarı olan iktidar ve devletin faşizmle ontolojik bağı irdelenmezse faşizm anlaşılamaz ve ona karşı verilecek mücadeleler de anlamını yitirir ya da anlam kayması yaşarlar. Böylece çarpık tanımlar, yanlış belirlemeler, yanılgılı saptamalar, içinden çıkılmaz tahliller ve anlamsız adlandırmalarla çıkmazlar labirenti oluşturulmuş olur. Adeta çizilen dairenin içine girilmeden, merkezine inilmeden, faşizm çemberinde dönülerek çözümlemeye çalışılır. Bu yöntemler similasyonlar dünyası yaratır. Faşizme dinsel, bilimsel, felsefi, hukuksal ve siyasal maskeler kazandırarak hizmet etmiş olur.

Bu uygulamaların merkezinde eril zihniyetin kadına yönelimi ve hükmetmesi vardır. Eril zihniyet doğal ve kutsanmış kadın-erkek ilişkisini hileye, zora ve komplolara dayalı olarak bozar. Onun tarihsel-toplumsal doğal akışını tek yönlü alt üst eder. Erilin bencilliği ve çıkarları uğruna kadının köleleştirilmesi ve karılaştırılması süreci şiddet araçlarıyla sürdürülür. Günümüze kadar uzanan tüm eşitsizliklerin, çeşitli biçimlerdeki köleliklerin, zalimliklerin, sömürülerin, talanların, tecavüzlerin, zorbalıkların, yıkımların, kırımların, soykırımların, despotlukların ve diktatörlüklerin tanımlanmayan adı olur. Faşizmi ve militarizmi besleyen, büyüten, koruyup-kollayan ve gizleyerek “toplumsal meşruluk” ve yasallık kazandıran bütün ilişkilerin, ana kaynağını bu ilişki biçimi belirler. Eril zihniyetin varlığına ve menfaatleri temeline göre alt-üst edilerek yeniden kurgulanan kadın-erkek ilişkisi, insanlık ve toplumsallığın bünyesine zerk edilmiş kanser urudur. Bu zehirli ur sökülüp atılmadan toplumsal sorunların çözümü olası değildir. İktidar ve devlet olguları da bu kanser urların yaratımıdır.

 

Doğru Tanım, Doğruya Yakın Çözümleri Koşullar   

Eril zihniyet şoven, ırkçı ve militaristtir. Cinsiyetçi, dinci, milliyetçi ve bilimcidir. Bu esaslar iktidar ve devletin temel özellikleridir. Tüm devlet biçimleri eril zihniyetin üretimi ve yapılanması olduğundan karakteristik olarak faşisttirler. “Tanımı gereği faşizm, toplumla sürekli savaşımın rejimidir. Faşizm esasta iç savaş rejimi olarak da tanımlanabilir… Toplumla sürekli savaş halinde olan bir rejim ise, en tehlikeli kriz halini ve kaotik durumu ifade eder. Ortadoğu toplumunda yaşanan krizin bir boyutu da böyle tanımlandığında, bu krizin derinliği ve şiddeti daha iyi anlaşılacaktır. Toplum ister suskun, sakin ve sükûnet içinde gözüksün, isterse patlayıcılarla her gün sarsılsın, kaotik durum ve kriz halindeki yaşam özünde varlığını korumaktadır. Toplumdaki sükûnet soğuk savaşı ifade ederken, çatışmalı ortam aynı yapıdaki sıcak savaşı ifade etmektedir.” [3]

Görsel: Mana Neyestani

Devletler anti-demokratik, anti-özgürlükçü, anti-ekolojik, anti-komünal, anti-kültürel karaktere sahiptir. Fetihçilik ve işgalcilik ile toplum karşıtlığı ve düşmanlığı yapısaldır. Sürekli içe ve dışa dönük savaş halindedir. Fiziki ve psikolojik harbi en üst boyutta ve kırım düzeyinde sürdürür. Günün yirmi dört saati teyakkuz ve seferberlik formatındadır. Sıcak ve soğuk savaşı zora dayalı tüm araç ve gereçleri devreye koyarak yürütür.  Sonuçta faşizm devlet olgusunun karakteristik özelliği olsa da devlet yapılanmasının krizli, riskli ve gerekli zamanlarının aşırı ve ölçüsüz diktatörlüğüdür. Bunun aynası Adorno’nun dile getirdiği; “Tüm tanrısallıklar adına, kutsallıklar adına insanoğlunun söz söyleme hakkı bitmiştir.” söylemi toplumun karılaştırılarak, itaat altına alınıp sürüleştirildiğinin ifadesidir. Toplum bu çerçeveye hapsedildiğinde faşizm kendini ve rengini göstermiş oluyor.

Faşizm, aşırı temelde (dinsel, mezhepsel, etnik, kültürel-uygarlıksal vb.) şoven-milliyetçilik ve zora dayalı baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti olarak tanımlanır. Ayrıca devlet sınırlarını genişletmeyi amaçlayan, yetkinin tek kişinin veya partinin elinde toplandığı düzen demektir. Bu tanımlamalar doğru ancak eksiktir, yetersizdir. Faşizmi bütünlüklü olarak ifade etmekten yoksundur.

Kavramın kökeni ise; antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince; fasces sözcüğüne dayanır. Uygarlık tarihinden gelen bu sembol, yakın zamana gelene dek birtakım değişikliklere uğramıştır. 1926 yılından itibaren ise, İtalya’nın resmi devlet sembolü olmuştur. Bu sembole üçlü anlam yüklenilmiştir:                                                                                              a- Devlet gücünü simgelemesi,                                                                                        b- Kamu mülkiyetini temsil etmesi,                                                                                c- Ülke, toplum ve devlet-ordu birlikteliğini belirtmesi.

Kurgulanan bu üç olgu, İtalya’da Mussolini faşizminin propagandasında kullanılmıştır.

Devletler var oldukça eski çağın despotluk dönemlerine olan özlemleri, onların rüyalarını süsleyecek. Devletlerin emellerinde, hayallerinde ve ruhsuz kalplerinde antik dönemin tiranları, titanları, tanrı-kralları birer ölümsüz-kahramanlar olarak yaşayacaktır. Firavunlara, Nemrutlara, Dehaklara öykünecekler. Hülyalarını ise, köleci-faşizm, feodal-faşizm betimleyecektir.

Devletler ihtiyaç temelinde amaç bütünselliği içinde faşizmi perdeleyerek sürdürürler. Bunun için stratejik hedef eksenli; “kayıp topraklar”, ”kutsal topraklar”, “din kardeşliği”, “zulüm altındaki soydaşlar” yaygarasıyla etnik, dilsel, dinsel, mezhepsel, kültürel vb. suni kurgularla irredantizm fırtınası koparılır. Savaş naraları atılır. Dış mihraklar edebiyatıyla iç savaş derinleştirilerek sürdürülür. Hemen hemen tüm devletlerin amaç ve hedeflerinde belirtilen çerçevede hareketlenmeler görülür. Toplum bu doğrultuda ideolojik propagandaya tabi kılınır. Çığırtkanlıklar komplolar, süikastler, sabotajlar, cinayetler ve kırımlar temelinde planlamalara gidilir. Sık sık irrendantizme başvurularak, toplum bu güzergâhta koşturulur.

İrredantizm ise; Faşist-devletin ana-yurt olarak bellediği sınırlar dışında kalmış kimi toplulukların dil, din, soy, gelenek, görenek ve çeşitli kültür değerleri anlamında birliktelik göstermeleri bahane edilerek, yaşadıkları toprakları işgal edip, ana-yurt sınırları içine alarak ilhak etme düşüncesi ve amacını ifade eder. İktidar-devlet oluşumundan günümüze bu safsata sürdürülür.

Özellikle devletlerin çeşitli konularda geliştirdiği milliyetçilik eleğine tabi tutulan toplumlar, toplum olma raylarını yitirirler. Yoldan çıkarılan bu toplumlar artık farklı formatlarda faşizm rüzgârında yürümeye hatta faşizm üretmeye koşullanmış hale gelirler.

Bu temelde önemle belirtilmesi gereken diğer bir husus ise; devlet, orta-sınıf ve faşizm ilişkisidir. Bu üçlünün ilişkisi varoluş temelindedir. “Orta-sınıfın yabancılaşma gerçeklikleri köklüdür. Dönem Modernitelerine ölüm kalım meselesi olarak sarılmaları yabancılaşmış gerçekliklerinden ileri gelmektedir. Devletin doğrudan işgal ve sömürgeciliği gerçekleşemediğinden, kendileri yerli maskeli işgalci ve sömürgeci güçler konumundadır. Toplumun içten işgalciliğini ve sömürgeciliğini yürütürler. Buna rağmen en keskin milliyetçi, devletçi, hatta toplumcu geçinmeleri bir ironi olarak karşımıza çıkar.” [4] Uygarlık tarihinin her döneminde devlet olgusu, orta-kesimin putudur. Modern tanrısıdır. Seküler ilahıdır. Varoluşunun hikâyesidir. Orta sınıf oldukça bencil ve bireycidir. Bu ara kesimler faşizmin dayanağıdır. Faşizm bu kesimler üzerinden derlenip-toparlanır. Tüm argümanlarını, örgütlenmesini, militanlarını, kurumlarını ve bürokrasisini bu orta kesimlerden oluşturur. Adeta faşizmin ardiyesi, malzeme deposu ve cirit attığı çayırlardır.

Eril zihniyet ürünü olan devlet ve faşizm ilişkisinin yapısallığı aleni olduğu gibi, faşizmle orta sınıf ilişkisi de yapısaldır. Bu yapısallıklar oluşumsaldır. Ve varoluşsal olarak ta sürmektedir. Devlet yapılanmaları bu realiteyi saklama amaçlı ters yüz eder. Orta sınıfın doğasını hep gizlemeye çalışır. Bu kesimin karakter irdelenmesi, özelliklerinin deşilmesi, doğasını ortaya koyacaktır. Bu doğa faşizmle donanmıştır. Ruh hali ve düşün dünyasının derinliği faşizmle yüklüdür. Amaçları ve hedefleri devlet faşizmiyle örtüşür. Hedef ve strateji birliği etme de sorun yaşamazlar. Devlet faşizmi bu kesimle kol kola yürümede sıkıntı yaşamaz. Tarihsel gerçeklik bu tespitleri doğrulamakta, anlaşılması temelinde veri ve anlam zenginliği sunmaktadır.

 

Köleci Devlet = Köleci Faşizm

Hiyerarşiyle mayası çalınan iktidar ve devlet, kadın düşmanlığı temelinde şekillenirken, ona karşı açtığı faşist savaşın kapsamına toplumu da dâhil eder. Savaş makinası olarak topluma karşı düşmanlığını derinleştirir. Özel harp aygıtı olarak sermaye ve iktidar olgusunun devamı için pervasızca saldırganlığını yaşamın tüm alanlarında yürütür. Faşist uygulamalar ve faşizan yaklaşımlarla yol alır. Kadının köleleştirilip karılaştırılması uygulamasına toplumu da ekler. Kendisine itaati, kulluğu, secde etmeyi her kesin önüne temel vazife olarak koyarken, faşizmi adım adım hayata geçirir.

Enki ve İnanna çatışmasıyla başlayan faşist yaklaşımlar, Tanrı-krallarla Sümer’de yeşerirken, Akkad’lı kadim Sargon’la yol alır. Babil’de Enuma Eliş destanında Tiamat, Marduk eliyle faşistçe parçalanırken, faşizm sistem kazanır. Birinci cinsel kırılma süreci tamamlanarak, gerçekleşir. Köleci devlet ete kemiğe bürünürken, kendine yasallık statüsü kazandırır. Hammurabi Kanunlarının altına gizlendirilen ise faşizm olur. Yaklaşımlar, yöntemler ve uygulamaların merkezinde faşizm yer alır. Köleci-devlet = köleci-faşizm olarak ömür sürer.

Ortadoğu halklarını kan-revan içinde bırakan, gerçekleştirdiği yıkım, kırım ve talanlarla övünen Asur İmparatorlarının her biri, tarihin en kanlı despotları, faşistleridirler. Asur devlet sistemi dönemin en militarist yapılanmasıdır. Kendi ölçeğinde köleci faşizmi, Ortadoğu’nun bütününe taşır. Cinsiyetçi ve ırkçı olduğu kadar dincidir. Devşirme ve asimilasyon uygulamalarıyla zirve yaparken, zamanın en faşist tanrı-kralları olan Nemrutları kutsamıştır. Bu silsile devam ederek, Roma İmparatorluğunda kendini sürdürür.

“Seçkin bir oligarşik cumhuriyet olan Roma, daha sonra güçlü bir imparatorluk düzenine geçmekle, zor sistemini içte ve dışta en çok geliştiren ve uzun süre kullanan bir rejim durumundaydı. Ama en beklenmedik çözülmeyi de Roma İmparatorluğu’nda görüyoruz. Bu gelişme, siyasi ve askeri zorun temel toplumsal sistem dönüşümlerinde belirleyici olmadığına dair önemli bir kanıttır. M.S 300 yıllarından itibaren, sistemin kalesi her taraftan delik deşik edilmektedir. Kuzeyden inen barbar boyların bu denli etkili olmaları, sistemin içten çürümesiyle bağlantılıdır. Bu tür akınlar kuruluşundan beri varolmalarına rağmen etkili olmadıkları halde bu dönemde etkili olmaları, bu gerçeği açıkça göstermektedir. Devlet tümüyle korporatif bir biçime dönüştürülmesine rağmen, çözülüş durdurulamamaktadır. Bir nevi köleci faşizm uygulanmaktadır. Her şey talimnamelere bağlanarak, sistem en otoriter ve totaliter bir yapıya dönüştürülmesine rağmen çözülüşün durmayışı, ancak sistemin ömrünü doldurmasıyla izah edilebilir.” [5]

Çağın militarist ve köleci yapılanması olan Roma İmparatorluğu, faşizm imparatorluğu olarak dönemin dünyasına hükmeder. Merkezi hegemonik iktidar olarak rolünü oynarken, hegemonik faşizmin temsilini yapmıştır. Roma merkezinden yola çıkarak Britanya adasına, İspanya’nın Atlantik sahillerine, Kuzey Afrika’ya Doğu Akdeniz’e, Kafkaslar’a ve Fırat kıyılarına faşizmi taşımıştır.

Karakteristik uygulamalarla sömürü, baskı, zulüm, işkence ve cinayetler görülmemiş boyutlarda tırmanışa geçer. Toplumların, halkların özellikle de Hristiyan örgütlemelerin ve yapıların üzerinde adeta terör estirilir. Arenalarda vahşet diye tanımlanacak, dehşet sahneleri düzenlenir. Muhalifler, köleler, esirler aslanlara parçalatılarak, yem diye sunulur. Komplolar, entrikalar, suikastlar ve yolsuzluklar diz boyu artar. İktidar kavgaları had safhaya ulaşır. Senato ve saray çalkalanır. Ölümlü ve kanlı darbeler yaşamın rutin haline dönüşür.

Aynı zamanın bir kısmında yer alan ve Roma İmparatorluğu’yla hegemonik güç savaşı yürüten Sasani İmparatorluğu da faşizm uygulamalarında adeta yarış halindedir. Mani’yi ve Maniciliği tekeline alamayan Sasani Devleti sonunda yozlaşmış Zerdüşt rahipleriyle anlaşarak, gerçek yüzünü ve karakterini göstererek işkence ve katliama yönelir.

Demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi komünal yaşamın kurulmasında öncülük eden Mazdek ve taraftarları ise, en faşist uygulamalarla soykırıma uğratılır. Bölge devletlerinin oluşturduğu ortak militarist güç ile adeta çıldırmışçasına komüncelere ve komün yaşamına saldırılır. Ölümlerin bin bir çeşidi, işkence ve tecavüzlerin yüzlerce türü üretilip, uygulanır. Geride yüz bini aşan insan cesedi ve kan deryası bırakılır.

Uygarlık süresince günümüze dek çeşitli devlet yapılanmalarının tarihsel akış içinde yaşadığı yozlaşmalar sonucu gelişen içten çürümeler boy verir. Kriz zamanlarını yaşarlar. Arayışlar artar. Korkularla birlikte baskılar, yıldırmalar at başı gider. Tırmanan direniş ve sistemsel dağılmalar ürküntüyü had safhaya taşır. Çeşitli gerici zor araçları ve uygulamalarıyla cebre dayalı ömür uzatma amaçlı restorasyonlar geliştirilir. Devletlerin kendini restorasyonlara tabi tutması faşizmdir. Restorasyonla güçlenip, kalıcı olacakları yanılgısını yaşarlar. Ve yıkılmaktan kurtulamazlar.

Her türlü milliyetçilik faşizm içerir. Sık sık gömlek değiştiren devletler milliyetçi gömleği altında faşizmi pervasızca uygularlar. Faşist uygulamalar devletin doğası-karakteri gereğidir. Şekli, adı ve biçimi ne olursa olsun devletler faşizandır. Bu onun ifadesinin en özgün ve yalın halidir. Sonuçta köleci devlet; köleci faşizmi, feodal devlet; feodal faşizmi, ulus-devlet; ulusal faşizmi tanımlar.

 

Feodal Devlet = Feodal Faşizm

Köleci devlet yapılanmalarında uygulanan faşizmlerin din adına, tanrı adına, kutsallıklar adına şiddetlenerek uygulanmasıdır. Semavi dinlerin iktidarlaşması ya da iktidarların eline geçmesiyle birlikte en ceberut hallerini yaşamışlardır. İkinci cinsel kırılma olarak tanımlanan dönemlerin ifadesidir.

İbrahim’le çıkış yapan semavi dinler ve İbrani kabilelerinin geleneği eril zihniyetin dinsel kılıf ve tanrısal kutsallıkla yenilenmiş tezahürüdür. İbrahim Sara ve Hacer ilişkisi konuyu izah edicidir. Kadına biçilen rol ve yaşam şeklini anlamak açısından öğreticidir. Sara eril zihniyete göre şekillenmiş egemen-soylu kadındır. Tanrısal kelamla düşürülen, köleleştirilen kadının dinsel kılıfla kamufle edilmiş halidir. Egemen erkeğin ardında durup ona hizmet ederek, eril gelenek ve bilince göre hareket kabiliyeti kazanmıştır. Adem’le Hava ilişkisinin dönemsel halidir. Hacer şahsında ise, daha yalın bir anlatım vardır. Köleleştirilen kadının nasıl hiçleştirildiği, karılaştırılarak erkeğin mülküne ve itaatine sunulduğu, kullanacağı bir araç konumuna indirgendiğinin anlatımıdır.

Yahudiliğin şoven, milliyetçi ve ırkçı karakteri kutsal kitap Tevrat’ta bolca zikredilmektedir. Kral Davud ve oğlu Kral Süleyman dönemleri savaşların içe ve dışa karşı yürütüldüğü zamanlardır. İşgallerin, talanların, tecavüzlerin “kahramanlık” diye anlatıldığı destanlara, öykülere konu edildiği en kanlı süreçlerdir.

Bizans devletinin kontrolüne girerek devlet dini haline getirilen Hristiyanlık taze kan bulmuş gibi işgal ve seferlerle ömrünü uzatmıştır. Kuran’da tanrı adına cihadın kutsanması, iktidar İslamının en büyük ilkesi ve varlık sebebi haline getirilir. İslamın toplumsallığı ve ahlaki yanları terk edilerek, kültürel İslam yapılanması ters yüz edilir. Arap aristokratları, egemenleri ve sermayedarları kısa süre içinde harekete geçip “Karşı İslâm olarak Arap Sünniliği Arapları dağınık kabile topluluğundan çıkarıp bir kavim (Kavm-i Necip = Soylu Kavim) haline getirmeyi başardı. Hegemonik ve şoven bir kabileciliği de hep beraberinde taşıdı. İslâmcılığın bir nevi proto faşizm biçimiydi. Günümüzde sağ İslâmcılığın (modern selefi İslâm) radikal güçleri bu gerçeği doğrulamaktadır.” [6]

Farklılıklara, yeni arayışlara tahammül edemeyen Emevi devleti, uyguladığı faşizmle adeta tüm Ortadoğu’yu kan deryasına dönüştürür. Haccac eliyle sürdürdüğü katliamlar ve yıkımlardan Kâbe bile nasibini alır. Kutsal mekân yerle bir edilir. Kutsal topraklar kanlı, ölümlü mekânlara dönüştürülür.

Komüncü Hürremilere dönük katliam ve yıldırma saldırıları rutin hale getirilir. “Ilımlı” diye tanımlanan Abbasiler, İktidar İslamını egemen kılarken itaat göstermeyen muhaliflere, farklı yaşam arayışçılarına, sistem dışı kalmak isteyenlere karşı en vahşi yıkımları tereddütsüzce uygular. Horasanlı Ebu Müslim’in katlinden ve ardıllarının soykırımına kadar uzanan katliamlarla devletin faşizm geleneği sürdürülür. Komüncü Babek ve taraftarlarına en acımasız işkencelerle ölümler uygulanırken adeta zevk alacak kadar sadistleşirler. Bir başka muhalif komüncüler olan Zencler yıllarca süren ölüm yağmuru altında tüketilmek istenir. Basra’dan Bağdat’a kadar uzanan çöller kana bulanır.

Feodal devletin Afrikalısı, Asyalısı, Ortadoğulusu ve Avrupalısı fark etmez. Devlet her yerde aynı karakterdedir. Rengi, teni, kimliği, dili, dini, mezhebi ve biçimi ne olursa olsun faşizm, faşistlik ve faşizanlık aynıdır. Gerisi devletlerin maskesidir. Maskenin ardındaki yüz dünya genelinde tüm iğrençlikleriyle bütündür. Faşizmin beyazı da karası da sarısı da yeşili de değişmez. Aynı zihniyet ve karakterdedir. Benzer özellikler sergilerler.

Avrupa’da yaşanan yeni arayışlarla ortaya çıkan mezhepler, tarikatlar vb. oluşumlarla etki gücünü yitirmeye başlayan Vatikan Papalığı, ömrünü uzatmak için geliştirdiği fetvalarla Haçlı seferlerini örgütler. “Kutsal-toprakların kurtarılması” yaygarasıyla iki yüz yıla sarkan kanlı süreci içte ve dışta faşizan uygulamalarla yürütür. Engizisyon mahkemeleri ise, başlı başına faşizm uygulamalarıdır. Yöntemleri akıllara durgunluk verecek derecededir. Çığırtkanlığı had safhada seyreder. İnsanlığın en karanlık süreçleri olarak tarihe kaydedilir.

 

Ulus-Devlet = Ulus Faşizmi

Devletin derinlik ve kapsam kazandığı ulus-devlet biçimi aynı zamanda faşizmin derinlik ve kapsam kazanmış halidir. Sömürünün, köleleşmenin, yabancılaşmanın anlam kayması yaşadığı dönemdir. Anayasal vatandaşlık altında en büyük yalanın ve bilinç çarpıklığının geliştirildiği zamanı ifade eder. Bu ifade toplumun bir bütün olarak karılaştığı, faşitleştiği dönemdir. “Faşizm toplumun karılaştırılma sürecinde özel bir anlama sahiptir. Teslim alınmış toplumu ifade eder. Adeta iğdiş edilmiş, savunma yeteneğini yitirmiş, herkesin birbirinin karısı ve kocası kılındığı genel karı toplumunu ifade eder. Süreklileşen sermaye birikimi başka türlü topluma fırsat tanımayacak kadar saldırganlığı, barbarlığı gerektirir. Köleliğin ve tecavüzün namus adı altında hem meşrulaştırıldığı hem de derinliğine uygulandığı alandır.“ [7]

Ulus-devlet şahsında gerçekleşen tarihin en katlamalı faşizmidir. Liberalizmin devlet biçimi olarak sürekli kutsayarak koruduğu, krizli süreçlerin rejimidir. Kapitalist sermaye ve iktidarın bunalımları yapısaldır. Bu minvalde faşizm olgusu da, ulus-devlet biçimi olarak bünyeseldir. Ancak faşizmi sanayisiz, sermayesiz ve iktidarsız değerlendirmek saf dillik olur. Tarihten günümüze devletler her zaman teknoloji-sanayii denetimleri altına almak için hep uğraşmışlardır. Kent, pazar, ticaret, sanayi-teknoloji, orta sınıf devletin dayanaklarıdır. Her dönem büyüyerek, değişik renklerde ve kılıflarda varlıklarını günümüze taşımışlardır.

Ulus-devletle ticaret ve sanayi sermayesi atak yaparak her zamandan daha güçlü hâkimiyet kurmuştur. Bu da faşizmin hamle yaparak toplumu homojenleştirmesidir. Tek bayrak, tek millet, tek dil, tek vatan, tek devlet çılgınlığıyla toplumu hezeyanlara sürüklemiştir. Topluma karşı yürütülen en derin karşıtlığı, düşmanlığı ve sürekli savaş halinin devamlılığıdır. Uygarlık tarihi boyunca hiçbir dönem olmadığı kadar iç ve dış savaş çığırtkanlığı ve psikolojik harp uygulamaları yapılmaktadır. Homojenleştirilen toplum sürü toplumu haline gelmiştir. Köleleşmenin, karılaşmanın, yabancılaşmanın ve hizmete koşturmanın en derin hali yaşanmaktadır.

Ulus-devletle varılan aşama toplumun ve insanlığın yıkım aşamasıdır. Ancak burjuvazinin devleti dolayısıyla faşizmi kutsadığı ve hayran kaldığı bir olgudur. “Faşizm, bir devlet biçimi olarak, her zaman burjuva liberalizminin başköşesinde bir yere sahiptir. Bunalım dönemlerinin yönetim biçimidir. Bunalım bünyesel olduğundan, yönetim biçimi de bünyeseldir. Adı ulus-devlet yönetimidir. Finans kapital çağının bunalımının zirve yapmasıdır. Günümüzde küresel zirve yapan kapitalist tekelin devleti de en gerici zorba döneminde genel olarak faşisttir. Her ne kadar ulus-devletin çöküşünden bahsediliyorsa da, yerine inşa edilenin demokrasi olacağını iddia etmek safdillik olur. Belki de hem makro küresel, hem mikro yerel faşist siyasi oluşumlar gündemdedir.” [8]

Bu ceberutluğa karşı alternatif arayışlar her gün artmakta ve yeni mücadele birlikleri oluşmaktadır. Küresel birliktelik ve dayanışmalar gelişmekte düşünceler, sesler ve vicdanlar her zamankinden daha fazla yakınlaşmaktadır. Yüksek sesle düşünmek, çok sesli konuşmak ve dünyanın her yerinden duyulur olmak aciliyeti farkedilmiştir. Demokratik, özgürlükçü, sol, sosyalist hareketler, feminist örgütler, anarşistler, anti-kapitalistler, kültürel yapılar, etnik ve mezhepsel mücadele yürütenler aynı kulvara yönelerek koşmaktadırlar. Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü, komünal toplum paradigması yol gösterici olarak, alternatif olma konumunu yaygınlaştırmaktadır. Çözümün açarı durumda olan demokrasidir. Demokratik konfederasyon bu anahtarın adresidir.

 

 

[1] Ali Fırat, Demokratik Uygarlık Çözümü, Cilt:2, Amara Yayıncılık, 2015.

[2]  Ali Fırat, Demokratik Uygarlık Çözümü, Cilt:1, Amara Yayıncılık, 2015.

[3] Ali Fırat, Demokratik Uygarlık Çözümü, Cilt:2, Amara Yayıncılık, 2015.

[4] Ali Fırat, Demokratik Uygarlık Çözümü, Cilt:4, Amara Yayıncılık, 2015.

[5] Ali Fırat, AİHM Savunması, Cilt:1.

[6] Ali Fırat, Demokratik Uygarlık Çözümü, Cilt:4, Amara Yayıncılık, 2015.

[7] Ali Fırat, Demokratik Uygarlık Çözümü, Cilt:4, Amara Yayıncılık, 2015.

[8] Ali Fırat, Demokratik Uygarlık Çözümü, Cilt:3, Amara Yayıncılık, 2015.

 

 

 

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

CEVAP VER