Bizim Kurucu Etkinliğimiz: Radikal Demokrasi

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

 

Editör

Bu sayıda yer alan bir yazımızın ilk giriş cümlesinde belirtildiği gibi; “Savaş sınırsızlaştı”. Bu, hem savaşın topluma dayattığı vahşetin sınır tanımaması anlamında hem de onun artık yeryüzünün tüm alanlarındaki aktörlerin bir şekilde dahil olduğu bir yayılım kazanması anlamında böyledir. “3. Dünya Savaşı” dediğimiz bu küresel iç savaşta çoklu ve karmaşık ilişkilerin oluşturduğu sayısız ve her an taraf değiştirebildiği güç ilişkilerinin taarruzlarında biz iki cephe görüyoruz: Demokratik modernite ve iktidar-sermaye. Bu ne kolaya kaçan indirgemeci bir yaklaşım ne de mevcut güç savaşlarını fırsata çevirme kapasitesinin görmezden gelinmesine neden olabilecek bir totolojidir; toplum ve komünaliteyle iktidar-sermaye arasındaki ayırımların demokratik ve devrimci siyaset tarafından daha da belirgin hale geldiği günümüzde her an duyumsadığımız bir gerçektir. Toplum, toplum olarak kalmakta direnmekte, iktidar-sermaye de kendini tahkim etmeye çalışmakta ve toplumdan devşirebildikleriyle faşizmi yükseltmektedir. Bu savaşta kocaman bir ezilenler ve ezenler cephesi yok; tüm ezilenler yanımızda değil ki biz de her ezilenin yanında değiliz; biz ezilmemek adına direnenlerin yoldaşlığını yapabiliriz ancak. Bu yüzden hevalliğimiz direnenlerle, çağrımız da direnişedir.

Yakın bir zamanda, yine bu küresel iç savaşın daha yakından hissettiğimiz uzanımlarından biri Güney Kürdistan’da ortaya çıktı ve birkaç hafta boyunca hem bölgedeki statükocu güçlerin hem de Kürdistan halkının gündeminde kaldı. Barzani’nin “Bağımsızlık Referandumu” yapacağını açıklaması, bölge devletleri tarafından öncelikle pek ciddiye alınmamış ya da kolaylıkla (tekrar) ertelenebileceği düşünülmüştü. Ancak referandum tarihi yaklaştıkça, bölge ulus devletleri her seferinde emperyalistlerin çizdiğini söyledikleri sınırların korunmasını ne kadar da hayati gördüklerini gösterdiler ve iç siyasetlerde başlayan itiraz sesleri “tek devlet” hamasetleriyle yaptırım ve müdahale tehditlerini de içeren girişimlere sahne oldu. Diğer taraftan “referandum” Güney’de olduğu kadar tüm Kürdistan halkında görmezden gelinemez ama biraz da sessiz bir heyecanla karşılanmıştı. Barzani elbette bu durumun farkındaydı ancak süresi dolan başkanlık görevini sürdürmesi ve parlementoyu askıya alması için öne sürdüğü bahane olan “Daiş’le savaş”ın en çok hafızaya kazılan pratiği ise Şengal olmuştu. “Referandum” onarılmaz darbeler alan bir siyasi kariyerin tek ilacı, uzun bir askeri ve siyasi hayatı taçlandıracak ve tüm geçmiş “yanlışlıkları” onun tarihi başarısının altında unutturacak tek hamleydi. Ancak Barzani, bir kere olsa da söz dinlemeyen bir Kürdistanlının “bu dünyanın” en tehlikeli “şeytanı” anlamına geldiğini anlamamış gibi davrandı ve tek tek, içte “tek devlet” diyen tüm bu devletler Barzani’ye karşı yekun bir “tek devlet” oluvermiş; ve “emperyalistler”, “emperyalistlerin sınırlarını çizdiği devletler”le bir olup onun karşısında durmuştu. Kürdistan toplumunun özgür bir ülkede yaşama arzusu ve buna yönelik pratiği tartışılmazdır. Bu ne talep edilip onayı beklenecek bir hak ne de ertelenebilecek bir “rüya”dır; “savaş”ta olsa “barış”ta olsa bir toplumun doğrudan uygulanacak varoluş pratiğidir. İtirazımız özgür ülkenin inşasına değil bunun “bağımsızlık” referandumu adı altında zevahiri kurtarma girişimlerinin bir parçası haline getirilmesidir; kuşkumuz Kürdistan toplumunun özgür iradesinden değil, “bağımsızlık” derken ulusal kongrenin toplanmasının önüne ket vuranlardan, yurtseverlik derken Rojava devrimine hendek kazanlardan, Şengal’i bir çete sürüsüne teslim edenlerdendir. Ancak tüm bunlara rağmen Kürdistan halkı bir irade göstermiştir; bazen gidişat aktörlere devrimci bir çağrı yapar, devrimcileştirebilir ve her şeye rağmen koşullar ve tarih Barzani’yi de devrime çağırdı; referandumdan sonra Irak güçleri ve paramiliter çeteleri Güney Kürdistan’a yürürken Güneyli güçler böyle bir göreve davet edildiler. Ancak, Kürdistan halkı direnmeye hazırken onlar bu çağrıdan da kaçtılar. Sonuçta, Güney Kürdistan’ın yarısına yakını işgalci güçlere teslim edilmişken, işgalci işgalciliğini, düşman düşmanlığını, ihanetçi ihanetini kendi etkinliği içinden kurmuş; “tarihsel-toplumsal roller” dağıtılmış ve herkes oyununu sahnelemiştir. Ancak bununla birlikte hepimiz direnişin ne demek olduğunu, özellikle de direnen bir Kürdistanlının ne anlama geldiğini de gördük. Direnişimizin oyunu dağıtacak ve yeniden kuracak rolü budur.

Yaklaşık kırk yıldır olduğu gibi bugün de Kürdistan’ın birincil gündemi direniştir. Rojava’dan yayılan direniş tüm Suriye’de etkin hale gelen demokratik bir alternatif halini almıştır ve artık “savaş sonrası kurulacak masa”lar konuşulmaktadır. Faşist iktidar cephesi tarafından uygulanan İmralı tecridini de kıracak olanın Kuzey’deki özyönetim direnişi ile birlikte, direniş çizgisinin bölgede edindiği kazanımlar olduğu unutulmamalıdır.

Tüm bu gelişmeler demokratik bir toplum paradigmasının ve bu eksendeki bir direniş çizgisinin Dünya ve Ortadoğu toplumu için ne kadar elzem olduğunu gösteriyor. “3. Dünya Savaşı ve Ortadoğu” ve “Faşizm” den sonra bu sayıda “Radikal Demokrasi” konusunu bir dosya halinde sunmaya çalıştık.

Radikal demokrasi’nin Türkiye ve Kürdistan’da eylem içinden tartışılmaya başlanması Özgürlük Hareketi ile olmuştur.

Özgürlük Hareketi’nin liberal ideolojiye ve “liberal demokrasi”ye yönelik tutumu açıktır. Bununla birlikte, Özgürlük Hareketi’nin radikal demokrasi çizgisinin “liberal demokrasinin meşruiyet krizine cevaben” geliştiğine yönelik yaklaşım yetersizdir. Radikal demokrasi, tarihsel-toplumsal bir okumaya dayanır ve “liberal demokratik” etiketli devletçi-temsilci geleneğin krizinin sonucu değil bizatihi nedenidir. Sermayeci ve devletçi sistemin krizi biziz. Özgürlük Hareketi, demokrasiyi, temsil ilişkisi, gücün ve iradenin başka bir aktöre devri olarak değil aksine bireyin ve toplumun kendi gücünü ve iradesini etkin ve eylemli kılması olarak anlamakta, komünaliteye dayanmaktadır. Bunun dışındaki tüm demokrasi tasavvurlarının devlet-iktidar-sermaye pratiğini yeniden üreteceğini; toplumu sakat bırakacağını söylemektedir. Bu anlamda demokrasi siyasetin “temsil gibi görünebilen” konumlanmaları ve yürütülüşü de temsil edilen ve hatta daha çok talip olunan değil; toplum tarafından tayin olunan bir anlayışla işler.

Radikal demokrasiyi bir tür ittifak stratejisi; öznelerinin birbirine eklemlendiği ve bir hegemonyayı ortaya çıkardığı bir düzlemede düşünemeyiz. Bunun, temsil ilişkisine dönüş olduğu görülmelidir.

Biz politik olanı ve toplumun kuruluşunu uzlaşmaz ve çözüme kavuşturulamaz karşıtlıklar üzerinden okumuyoruz. Uzlaşmaz karşıtlıklar komünalitenin pratiği olan radikal demokrasinin özneleri arasında değildir; uzlaşmaz karşıtlığımız öznelliğimizi ve aynı zamanda bu öznelliklerimizi aşma ve onun ötesine geçme potansiyelimizi sakatlayan aktörlerledir. Bu aktörler, devletçi-iktidarcı uygarlık geleneğinin bugün aldığı biçim olan kapitalist modernite ve onun an be an yüzleştiğimiz dolayımlarıdır.

“Biz-öteki ayırımının ötesinde düşünmeliyiz(Özgürlük Sosyolojisi).” Öteki bizi kuran dışsal bir faktör olamaz. Böyle bir düşünüşün de başka türden bir aşkınsallığa ve dolayısıyla beni/bizi etkin gücünden, iradesinden ayıran bir anlayışa tekrar kapı araladığı açıktır. Bizler, biz’liğimizi kendi etkinliğimiz içinden kurarız. Böylece politik olan bizim için bizlerin ortak buluşma uğraklarıdır. Bizlerin varlığı ve direnişi de asli olandır. Eğer bir dışsal kuruculuktan bahsedilecekse, bu ancak bizim varlığımızın bizim dışındakilerin üzerindeki kurucu etkinliği olabilir.

Dolayısıyla uzlaşmaz ve de sonu gelmez bir çelişkiyi toplumu kuran ontolojik bir öze indirgemek yanlıştır. Uzlaşmaz ama sonu pekala getirilebilir çelişki demokratik Modernite ile kapitalist Modernite arasındadır.

“…tüm uygarlık tarihi boyunca görülen ideolojik, politik, ekonomik ve askeri güçler kalıcı, aşırı baskıcı ve sömürücü karakteriyle bunları (sınıf ve tabakalaşmaları) anlayışla karşılamak mümkün değildir. Bu yönlü çelişki antagonisttir.”(Cilt 3, s. 118).

Bu antagonizmanın tek çözümü demokratik modernitenin boy vermesi, kendini kurması, devletçi uygarlığı toplumsal yaşama saldıramayacak sınırların ötesine itmesi ve evet, onu yok etmesi ile mümkündür. Birinin etkin varlığı diğerinin yokluğu iledir.

“Çünkü bu halleriyle sınıf ve bürokrasi, toplumsal ahlak ve politikanın inkarı anlamına gelir”(a.g.e)

Dolayısıyla, bu antagonizma toplumu kuran ontolojik bir öz değil, çözülebilir ve ortadan kaldırılabilirdir. Bu eyleme devrim, bu eylem içinde olanlara devrimci diyoruz.

Sonraki sayımızda buluşmak üzere, iyi okumalar.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.